08 Ocak 2015

Akıllı Telefondan Sonra Hayat

 
 
Akıllı telefonların, içinde yaşadığımız on yılın tanımlayıcı teknolojik öğesi olduğu konusunda şüpheleri olan varsa, bu yazı onlar için. 
 
 
İllüstrasyon CRAIG&KARL
 
Geçen Pazar, arkadaşlarımla keyif yaptığımız bir gün oldu, en rahat kıyafetlerimizle oturup yemek yedik, sohbet ettik, son dedikoduları paylaştık, konuşmalarımızda elbette ki sık sık akıllı telefonlar çağında yaşadığımızı vurgulayan cümleler kullandık. Mesela bir arkadaşımız, başka birini çekiştirirken, “Sanki 20 bin takipçisi varmış gibi durmadan Instagram’da paylaşım yapıyor” dedi. Bir başkası, Heathrow havaalanında herkesin  ellerindeki telefonlara bakarken birbirlerine çarpıp durmasından yakındı.
 
Yemek bitip de hesaplar ödendiğinde şüphesiz sıra bu günümüzü belgelemeye geldi. Malum, artık çiçek açan ağaç manzarası, sosyal etkinlik ya da plaj tatili, fotoğraflanmazsa yaşanmış sayılmıyor. Hemen garsonu bu işle görevlendirerek eline bizim telefonlardan birini tutuşturduk.  Çok kısa süre içinde fotoğrafımız Instagram’a düşmüştü bile. Bilseydim biraz makyaj yapardım.
 
Artık insanlığın aşırı paylaşımla var olduğu bir dönemdeyiz, bu dönemin en mühim cihazı da o küçük, parlak, siyah ekranlar. O çok çok uzaklarda kalıp iyice maziye karışan geçmiş yıllarda, (mesela 2007’de!), akıllı telefonlar çıkmadan önceki yaşamımız şimdi imkansız ve gülünç görünüyor.  İnsanlar işlerini nasıl hallediyorlardı o vakitler? Nasıl alışveriş yapıp faturalarını hangi araçla ödüyorlardı? Rus Devrimi’nin tarihini nasıl bilebiliyorduk acaba?  Ya da uydu alıcımızı Game of Thrones’u kaydetmek için ayarlamayı unuttuğumuzda ne yapıyorduk? Celiné mağazasının giyinme kabinlerindeki maceralarımızı nasıl paylaşıyorduk? Hatta düşününce daha da hayrete düşürecek noktaların, bu telefonlar çıktı çıkalı hayatımızı daha iyi kılan özelliklerin  farkına varıyor insan. Mesela Tom Ford’un yaptığı gibi bebek monitörü olarak kullanılabiliyorlar. Otobüste meditasyon yapabiliyor ya da Youtube’dan Ballet Beautiful çalışmasını takip edebiliyorsunuz. Hava durumu, trafik ya da gazete başlıklarını saymıyorum bile.
 
Yalnızca bir parmağımızı kaydırmak suretiyle email göndermek, toplantıları planlamak, adres bulmak, Hermés eşarbın nasıl bağlanacağını öğrenmek (evet, böyle bir uygulama var), Avustralya’daki arkadaşınızla Facetime üzerinden görüntülü görüşmek, Duolingo ile hızlı bir şekilde İtalyanca öğrenmek mümkün artık. Keyfimiz isterse, banyo küvetinde uzanırken Snapchat vasıtasıyla dostlarla sohbet etmek de. Hayat herhalde hiç bu kadar kolay ve aynı zamanda tuhaf olmamıştı. Telefonu, insanları aramak için kullanmak garip ve eski adetten  sayılacak neredeyse.
Bu zarif ve havalı aletler özel hayatımızın her alanına girip psikolojilerimiz üzerinde hakimiyet kurup dünyayı tamamen değiştirdiler. 19. yüzyılda elektriğin icadının insanlar üzerinde yarattığı etkinin aynısını günümüz dünyasında yarattılar. 2015’te Hindistan ve Çin’deki hızlı büyüme de hesaba katıldığında akıllı telefon piyasasının değeri 314.4 milyar doları bulacak. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler birbirlerine teknoloji ağıyla öyle bağlanacak ki küresel sınırlar iyiden iyiye flulaşacak. Kullanım sahası açıcından da akıllı telefonlar hiç olmadıkları kadar kullanışlılar artık. Evinizin ön kapısını telefonunuz yardımıyla açıp ısıtma ünitenizi programlayabiliyorsunuz. Seçimlerde oy kullanabiliyorsunuz. Aradığınız aşkı bulmakta size araç oluyorlar. Kişisel sağlık laboratuvarı haline gelen bu küçük harika cihazlarla kalp ritminizi ölçüp günlük kalori alımınız takip edebilir, kilonuzu denetleyip egzersiz sıklığınız ve harcadığınız enerjiyi görebilirsiniz. (Evdeki dijital tartım telefonumla senkronize çalışıyor mesela, arada bana şevk verici mesajlar geliyor, “Hedeflediğimiz yoldayız” diye,  “biz”; terazim ve ben oluyoruz ki biraz tuhaf, kabul ediyorum.) Cloak diye bir uygulama var, karşılaşmak istemediğiniz insanın yakınlarda olduğunu haber veriyor size. (Sadece sosyal değil antisosyal ağlar da söz konusu yani) Bir başka uygulama da oldukça depresif aslında, yaşınız, kilonuz, cinsiyetiniz ve milliyetiniz gibi değerler vasıtasıyla, kalan hayatınızı hesaplayıp isterseniz geriye doğru sayan bir sayaç da sunuyor size. Pillow Talk adında yeni çıkacak bir uygulama hiç olmazsa daha pozitif, uzaktaki sevgililerin gece yatarken birbirlerinin kalp atışlarını duymalarını sağlıyor.
 
Telefonsuzluk cehennemimdir
On yıldan az bir sürede telefon ayrılmaz bir parçamız, yoldaşımız haline geldi. Randevunuza geç kalan arkadaşınızı beklerken sigara yakmak yerine telefonunuzla oyalanabiliyorsunuz. Cehennem, bugünün insanları için, bir oda dolusu yabancıyla başbaşa olacağınız ve aksi gibi telefonunuzun yanınızda olmadığı yer olmalı. Göbek bağı kadar güçlü bağlarla bağlıyız bu aletlere, takside unuttuğunuz cisim alelade bir haberleşme aracı değil, beyninizin çok önemli bir parçası sanki. Sabahları kalkar kalkmaz ilk yaptığımız şey telefonu kontrol etmek, gece de yatmadan önce son kez aynı ritüel gerçekleşiyor.  
 
Sürekli bir algı bombardımanındayız, Facebook haber akışına, Google’ın labirentlerine gömülmüş durumdayız, hep bağlantıdayız ama aslında mevcut değiliz o ortamda.  Akıllı telefonlarımız hayatlarımıza ilave stresler de katmıyor değil. O emaili cevapladım mı, şu tweet’e karşılık verdim mi diye kendi kendimizi yiyoruz farkına varmadan. Birkaç ay önce Beyonce konserinde, telefonumla kayıt yapmaya çalışırken arkadaşım, “Şovu gözünle izle, telefonun kamerasından değil, kaçırıyorsun” dedi, eh, doğruya doğru.
 
Akıllı telefonlar yüzünden can sıkıntısı tarihe karışacak gibi görünüyor. Sıkılmaya vaktimiz mi var ki? ITunes’dan müzik ya da film indirmek, e-kitap okumak ya da Dumb Ways To Die (Aptal ölüm yolları) oyunundaki minik yaratıkları trenlerin çarpmasından, ayıların yemesinden korumakla meşgulüz. Dünya üzerinde, aralarında yetişkin, iş güç sahibi insanların olduğu 93 milyon kişinin, günde tam bir milyar kere Candy Crush Saga oynadığından haberiniz var mı? Hepimiz sıkıntılı, eli kolu yerinde duramayan insanlara döndük ve hiç birimizin dikkati artık uzun süre odaklanamıyor. Mad Man dizisinin bir bölümü sırasında tüm zamanı telefonumla uğraşarak geçirip yalnızca jenerikte kafamı kaldırdığım oldu benim.
 
Bu bizim hatamız değil. Telefon, yazar Cory Doctorow’un deyimiyle, “çeşitli yarıda kesme, sekte vurma, dikkat dağıtma teknolojilerinden oluşan bir ekosistem.” Google’dan Eric Schmidt de , “Sosyal medya, hayatlarımızın içine izinsiz dalmak üzere tasarlanmış bir oluşum,” diyor. Akıllı telefonlar dikkatimizi sürekli başka yöne çekmek için adeta çekiştiriyorlar bizi.  
 
David Foster Wallace bu durumu, “Üzerimize yağan haber, içerik ve bakış açılarından oluşan bir tsunami ve gerçek bir gürültü” olarak tanımlıyor. (Bu yazıyı okurken telefonunuzu kaç kere kontrol ettiniz?) Metroyla yolculuk ettiğim bir gün, tünele girdiğimizde bağlantı kesilince, bir çok yolcunun adeta komadan uyanıyormuşçasına  şaşkınlıkla o küçük ekranlardan kafalarını kaldırıp boş gözlerle bakındıklarına şahit oldum.
 
Neyse ki telefon kullanımını sınırlamak için de bir uygulama geliştirmişler. Hem yürüyüp hem de mesaj atanlar için (Aptalca ölüm şekilleri oyununun gerçek hayata yansıması da diyebiliriz) geliştirilen bu uygulama yaklaşan arabaları ve tehlikeleri haber veriyor ki telefon kullanmanın o an için uygun olmadığını anlayabilelim. Tuhaf çelişkiden geçiniz, nerdeyse psikozun sınırlarında dolaşan bir durum. Ama işte çağımız bu. Akıllı telefonlar bilişsel uyumsuzluğa davetiye çıkarıyor. Unplugging hareketi adlı, dijital aletlerimizden zaman zaman uzak kalarak bir nevi detoks yapmaya çağıran akımlar bile, o detoks sırasında neler yaptığımızı fotoğraflayıp paylaştığımız garip eylemler içeriyor.
Öte yandan, moda, akıllı telefonları çok seviyor. Defileler canlı yayından takip edilen şovlara dönüşmüş durumda, moda editörleri artık defterlere notlar doldurmak yerine iPhone’ları ile flu podyum görüntüleri paylaşıyorlar. (Cara Delevingne bu işi biraz daha ileri götürüp  Giles defilesinde, podyumdaki kendi ilerlemesini ve dönüşünü kaydetti telefonuyla). Bu anında paylaşımlar, gelecek sezonun modasının hemen yaygınlaşmasına, dolayısıyla, koleksiyonlar mağazalara çıktığında “Biz bunu çoktan gördük” hissine neden oluyor artık. Moda açısından yaşanan en büyük avantaj ise önceleri Met Ball için yalnızca Mario Testino’nun fotoğrafları ya da Chanel kulisi için Sam McKnight’ın kareleri beklenirken,  artık modanın demokratikleşip belli zümreye ait olmak yerine herkese ulaşabilmesi.
 
Dijital teknoloji, moda alışverişlerine de hız kattı. Mesela Net-a-Porter, Moda Operandi ve Matches Fashion için alışveriş uygulamaları var artık ya da blog dünyasındaki en şık önerileri toplayan Chic Feed benzeri siteler. Fotoğraf tanıma aplikasyonları, mesela ASAP54, görüntüdeki kıyafetin benzerlerinin dünyada nerelerde satıldığını gösteriyor. Tabii zaman zaman saçma sonuçlar da çıkabiliyor. Mesela loş ışıkta çektiğim gri bir kazağı sorguladım, kahverengi yapay kürk manto önerileri çıktı karşıma. Şüphesiz, telefonların kendilerinden de bahsetmemek olmaz, Valentino, Gucci, Louis Vuitton gibi markaların kılıflarıyla lüks aksesuar kategorisine giren ya da Case Scenario gibi markalara Giovanna Battaglia tasarımları yapılan moda nesnelerine dönüşen teknolojik aletler bunlar. Etrafa saçacak kadar çok paranız varsa Buccellati’den, 124 bin Sterlin’e altın, elmas taşlı kılıflar alabilirsiniz. Belki de telefonlarınızı, Londra’lı tasarımcı ikili Fyodor Golan tasarımı gibi eteğinize dizilmiş olarak taşımak istersiniz. Bu ikili  şu sıralar akıllı tekstil diye adlandırılabilecek yenilikler peşinde. “Nasıl yani” diyorum, “Emaillerimi kazağımın kolundan mı okuyacağım?” Golan Frydman, “Hayır” diyor, “Daha çok, o anki ruh halinize göre renk değiştiren kıyafetler yaratmaya çalışıyoruz. Herkes caddede yürürken, tam da Instagram’lık bir kare haline gelmeyi ister.”
 
Gerçekten de akıllı telefon kültürü, öznelliğin şahikası bir yerde. Şair, Philio Schultz, telefonlarına bağımlı genç kızları “Benlik adı verilen ve bir türlü zirvesine varılamayan o görkemli dağda, gençliklerinin her anını bol keseden harcayan yolculara” benzetiyor. Hayatlarımızı telefonlarımızda yaşıyor ve sergiliyoruz. Bu, biziz işte ama tabii daha iyi görünen versiyonumuz zira filtreler kullanıyoruz. (Hindistan’da kadığım, begonvillerle süslü şirin otelin fotoğraflarını, wi-fi bağlantısı olmadığından yayınlayamamak işkence oldu mesela benim için)
 
Fotoğraf paylaşımlarında mutsuz anlar yok hiç. Tabii, düşünsenize tam eşinizle kavga ederken, “Hayatım bir dakika, tam o tabağı kırarken resmini çekeyim senin” deyip sosyal ağınızda #nefretediyorumondan, #bosanma hashtag’leriyle paylaşmazsınız herhalde. Ama o paylaşımlarda gördüklerinizden dolayı mutsuz olabilirsiniz. FOMO adı verilen anksiyete sorunu, yani, hep güzel bir şeyleri kaçırma tedirginliği artık yalnızca ergenlere özel değil.
 
Garson Danny de Vito değilse
Bunlar gerçekten sağlığı birinci derecede tehdit eden unsurlar olmasa da selfie tutkunluğunun bir tür akıl hastalığı olduğuna dair son yayınlanan çalışmaları da unutmayalım. Teknoloji akademisyeni ve radyo yayıncısı Aleks Krotoski şöyle diyor: “Sözlü ya da sözsüz iletişim çabası insanoğlunun mağara zamanlarından beri mevcut, bu doğal ve psikolojik bir paylaşım ihtiyacı.” Bu doğru olabilir ama ikazlara da kulak vermek lazım.  Moda Operandi’nin sosyal medya direktörü Hayley Bloomingdale, Instagram paylaşımları için şu şartı koşuyor. “O avokadolu tostu hepimiz gördük, biliyoruz. Seninki eğer üzerinde altın yaldızlarla ve Danny de Vito tarafından servis edilmiyorsa paylaşman gereksiz.”
 
Neyse ki dostlar, aile çevresi ve etraftaki insanlar üzerinde yaptığım gözlemlerde telefon bağımlılığında yalnız olmadığımı görüyorum. Tiyatro yapımcısı Lucy Dyke, “Ben cep telefonumu sürekli iş içim kullananlardanım” diyor: “Aktörlerin deneme videolarını buradan seyrediyorum, notlarımı buraya yazıyorum, Youtube’dan Pilates videoları eşliğinde egzersiz yapıyorum. Koşarken telefonum iPod yerine geçiyor. Ve tabii ki Shazam uygulaması! Shazam’dan önce nasıl yaşıyorduk acaba?”
 
Çalışan kadınlar için akıllı telefonlar  çok mühim ve gerekli iş araçları. Seyahat reklam firması sahibi  Daisy Bird, “Sürekli bir hiper-verimlilik mecburiyetindeyim” diyor: “Otobüste etrafıma bakınmak ya da kitap okumak gibi lükslerim kalmadı artık.” Amerikan web sitesi Peek.com kurucusu, İngiliz Ruzwana Bashir günde 16 saat ve haftada 6 gün çalıştığını, bu süreçte her şeyden çok telefonuna güvendiğini söylüyor. Günümüzdeki multi-tasking, yani bir sürü işi bir arada yapma takıntısı da bu telefonlar sayesinde yeşerip güçleniyor.
 
Yemekte email yazan arkadaş
Böylesi bir bağımlılığın gerektirdiği yeni görgü kuralları da doğuyor bir yandan. Aleks Krotoski, New York’ta yemek için buluşan insanların telefonlarını çıkarıp masaya koyduklarını, yemek sırasında telefonu eline ilk alanın içkilerin tamamını ödediğini anlatıyor. GiftLibrary.com’un sahibi Caroline Stanbury ise farklı bir yaklaşımdan bahsediyor. Bir arkadaşının yemek daveti sırasında emaillerine cevap yazdığı için, ilerleyen günlerde o arkadaşı arayarak kendisine bundan böyle telefonunu evde bırakmadığı sürece evine davet edilmeyeceğini bildirmiş. Stanbury, pek mahcup hissetmiyor bu konuda kendini: “Müşterilerim akşam saat 8’de alışveriş yapmaya başlıyorlar” diyor. “ Ben, bu isteklere  cevap veremezsem  başkaları verecektir.”
Akıllı telefonlar ile kibar davranışlar arasında pek uyum olduğu söylenemez açıkçası. Tinder uygulamasında, olası sevgili adaylarını bir parmak hareketiyle elimine etmek acımasızca biraz. Bir iş arkadaşım bu fikrime katılmıyor. “İki dakikada 150 kişiyi elemiş olabilirim ama sonuçta belki 150 adama bütün günümü harcasam da hiç birini beğenmeyeceğim, vakit kaybı yani” diyor. Tabii bu uygulama eski tarz bir odanın iki ucundan gözlerin karşılaşması gibi romantizm içermiyorsa da –zira herkesin gözü ekranlarda- yeni ve geniş olasılıklar sunuyor. Arkadaşım şöyle özetliyor durumu: “Çok yakışıklı birini görüp sonradan selamlaşmadığına pişman olsan bile artık Tinder’da o kişiyi bulman mümkün.”
 
Bakış açınıza göre tüm bunlar harika yenilikler ya da kıyamet alametleri olabilir. Sırf araştırmama katkısı olsun diye ruh halimi, verimliliğimi, sağlık ve fitness durumumu takip edecek bir uygulama indirdim, ismi Carrot olan bu uygulama, kişiliği olan bir yapılacaklar listesi olarak tarif edilebilir kabaca.  Su tesisatçısının parasını ödemeyi unutursam beni azarlıyordu mesela, “Carrot’u kızdırmak istemezsin” diye de mesaj gönderiyordu üstelik. Evet, istemezdim bu yüzden uygulamayı tümden sildim. Daha sıcak ve sevecen olan Mood Panda’yı denedim bu sefer. Günlük hislerimi üzgünden mutluya değişen bir yüz grafiğinde işaretleyip kendi istatistiğimi tuttum ve Çarşamba günleri daha depresif olduğumu fark ettim. Bir de mesela, Joanne’in büyükannesi öldüğünde ona buradan sarılma gönderebildiğimi gördüm. Bu benim ruh halimi etkiledi mi? Kesinlikle evet. Daha iyi hissetmek için böyle uygulamalara ihtiyaç duyan insanların varlığı psikolojimi kelimenin tam manasıyla alt üst etti!  Grafiklerim dibe vurdu.
 
Kurulan bağlantıların, benzer düşünce ve duygu yapısına sahip insanların iletişimini kurması, hayatın daha verimli ve kolay hale gelmesinin yanı sıra, dijital dünyanın insanlarda yarattığı bir yanılgıdan da bahsetmek lazım . Ruzwana Bashir, sohbetimiz sırasında “Offline” dünyayı daha güçlü ve çekici kılmaktan bahsedince dayanamayıp sordum: “Offline dünya derken? Yani gerçek dünyayı kastediyorsun?” “Öyle ama” dedi, “insanlar artık telefonlarıyla o kadar çok vakit geçiriyorlar ki gerçek dünya, onlar için, sanal olan.”
 
Tabii, Facebook kullanımının insanları yabancılaştırdığı, yalnızlık duygularına ittiğini gösteren araştırmalar da mevcut. Okul çocukları arasında telefon vasıtasıyla yaşanan rahatsız etmeler, tacizler de cabası. Üstelik, teknoloji dünyasındaki kadınların azlığını düşünürsek geleceğimiz erkekler tarafından şekilleniyor diyebiliriz. Takip edilen emaillerimiz, akıllı telefonumuz yüzünden dijital dataya dönüşmüş ve en yüksek parayı verene satılabilecek kişisel bilgilerimiz korkutucu.
 
Hafızamız yeniden yapılanıyor
Daha da ürkütücü olan, Columbia Üniversitesi profesörlerinden Tim Wu’nun belirttiği gibi artık evrimimizin biyolojik kanunlar değil teknolojik kanunlarla şekillendiği. “Biyolojik atrofi, kullanılmayan uzuvlar ve yeteneklerimizin zamanla körelmesidir. Şimdi bu körelmeleri tetikleyen teknoloji oluyor” diyor, Wu. Hafızalarımız yeniden yapılanmaya başladı bile, artık telefon numaralarını ezberlemek yerine o numaraları nereden bulacağımızı kaydediyoruz beynimize. Wu bunun avantajlı yanını da vurgulamaktan geri kalmıyor: “Daha etkili bir hafıza kullanımından bahsedebiliriz,  hatırlamak istenilenden çok ona ulaşma yolunu bilmemiz avantaj sağlayabilir.”
 
Bütün bu kaygılara rağmen, insanoğlunun bu büyük teknolojik icadı olan akıllı telefonların devasa faydalarını da görmezden gelemeyiz. Daha hızlı düşünebiliyoruz, başta kendimizle ilgili olmak üzere farkındalığımız arttı. Up bilekliğim benim uyku, yemek ve egzersiz durumumu takip edip telefonuma yönlendiriyor, bu şekilde günümün ne denli verimli olduğunu sevimli grafiklerle takip edebiliyorum. Öz farkındalığını sayılarla artırma hareketi olan Quantified Self Movement toplantılarında insanlar yaşamlarının telefonları vasıtasıyla kaydedilen datalarını konuşup paylaşıyorlar. Uyku, yemek durumları, egzersiz ve ruh hallerini hatta şeker ölçümlerini bile sayılar yardımıyla takip ediyorlar. QS’in Londra toplantı lideri Adriana Lukas’a göre bu grubun bireyleri, öğrenmek, anlamak ve paylaşmak yoluyla daha iyiye yol almak arzusundalar.
 
Tarikat toplantısıyla kilo verme semineri arası bir topluluk bekleyerek bu toplantılardan birine katıldım. Genellikle erkek konuşmacıların, teknoloji diliyle kişisel gelişimi anlattığı seanslardı bunlar. Başarı hikayelerini Powerpoint gösterimi ile izlemek moral yükselticiydi. Toplantının sonuna doğru genç ve sessiz bir adam el kaldırıp yeni başladığı QS yolculuğu için yardım istedi. Birileri “Neye ulaşmayı hedefliyorsun” diye sordu, çocuk, “Mutluluğa,” diye yanıtladı. Kimse bariz gerçeği söylemiyor bu insanlara, insan kalbi, sırrı hâlâ tam olarak çözülememiş bir organ ve teknoloji yüreğin içinde olanlara henüz hakim değil. Kimbilir, belki de yakında bununla bir ilgili bir uygulama da çıkarırlar karşımıza.
 
Charlotte Sinclair
 

ETİKETLER: İŞ YAŞAMI , TEKNOLOJ , TEKNOLOJİ , AKILLI TELEFON