Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.
İstanbul’un bin bir yüzü var. DJ kabininin içinden görünen yüzü şehrin kaosla kolektif bilinç arasında kurduğu köprüyü ele veriyor. Her akşam buna tanıklık eden DJ’lerle İstanbul gecelerinde yolculuğa çıkıyoruz.
Ailem üç yaşındayken enstrüman çalmak istediğimi dile getirdiğimi anlatır. Altı yaşında kemana başladım ve uzun yıllar klasik müzik eğitimi aldım. Royal Academy of Music üzerinden aldığım keman eğitimleri bu formasyonu daha da derinleştirdi. Zamanla klasik müziğe olan ilgim farklı bir yöne evrildi; daha açık ve esnek bir dil aramaya başladım, böylelikle elektronik müziğe yöneldim. Sonrasında MiniMuzikhol ailesiyle tanıştım ve yedi yıl burada resident DJ olarak çalıştım.
Bugün setlerimde ağırlıklı olarak house müzik etrafında dolaşıyorum, zaman zaman disco’dan da besleniyorum. Kulüp setlerimde şu sıralar çok funky bir çizgide olmasam da listening room gibi farklı yerlerde bu türlere daha fazla yer veriyorum.
İstanbul özellikle kulüp kültürü ve dinleme pratiği açısından hâlâ öğrenme sürecinde. Dinleyicinin de sahnenin de zamanla müzikle daha güçlü bir ilişki kuracağına inanıyorum. Son yıllarda ilginin arttığı çok net. Dinleyici profili giderek daha meraklı hale geliyor, ancak elektronik müzik ve kulüp kültürü açısından keşfedilecek çok fazla alan var. Bu da DJ’ler için ister istemez bir sorumluluk duygusu yaratıyor.
Dünya genelinde house müziğe olan ilginin yeniden güçlendiğini söylemek mümkün. Son dönemde Türkiye’de de house’a gözle görülür bir yönelim var.
Ülkemiz özelinde bakıldığında, kültürel reflekslerden de beslenen, daha yoğun anlatımı olan türlerin daha geniş bir karşılık bulduğunu görüyorum. Afro house ve Techno türleri daha yaygın dinleniyor. Bu alanın ötesine geçip farklı türleri keşfetmeye meraklı kitle hâlâ sınırlı.
İstanbul’u tek başına yön veren ya da yalnızca takip eden bir sahne olarak tanımlamak zor. Şehrin bence kendine özgü dili var. Şehirde insanlar müziği sadece eğlenmek için değil bir kaçış ve nefes alanı olarak kullanıyor. Bu duygu yoğunluğunu Avrupa’da pek görmüyorum. Bence İstanbul’un özgünlüğü burada yatıyor. Gece hayatı yalnızca eğlence değil hayatta kalma, nefes alma ve kolektif bir direnç alanı.
Elbette kuşaklar arasında müziği tüketme biçimleri açısından farklar var. Kimi daha hızlı, kimi daha sabırlı, kimi sürekli yenilik arıyor, kimi ise tanıdık seslerde kalmayı seviyor. Ama işin özünde, müziğin yarattığı duygu bence hâlâ aynı yerden çalışıyor. Farklı kuşakların bir araya geldiği gecelerde müziğin birleştirici gücünü çok net hissediyorum.
DJ’lik benim için müzik üzerinden bir hikaye anlatma ve duygu aktarma biçimi. Setlerimde parçaları hızlı hızlı dizmektense, her birini gerçekten yerli yerine koymaya, sevdiğim ve içinde bulunduğum kültürü en iyi şekilde yansıtmaya çalışıyorum. Dinleyiciyi tek bir duyguya kilitlemek bana hep sıkıcı gelmiştir. Bu nedenle set içinde küçük sürprizlere yer vermeyi seviyorum.
İkisi arasında dengede duran bir yer. Teknik ve müzikal kontrol elbette önemli, ne çaldığını, nereye gittiğini bilmen gerekiyor. Ama o kontrolü fazla sıkı tuttuğunda müzik nefes alamıyor.
Hollis P. Monroe – I'm Lonely setlerimde çalmaktan en keyif aldığım parçalardan.
Setten önce mekana gidip ortamı koklamayı ve etrafı gözlemlemeyi seviyorum. Bulunduğum yere adapte olduktan sonra kabine geçmek daha iyi hissettiriyor ve geceye dair ipuçları veriyor.
Klasik müzik çocukluğumdan beri hayatımın bir parçası. Evde akşamları caz dinlemek günün yorgunluğunu atmamı ve yavaşlamamı sağlıyor. Hafta sonları, özellikle arkadaşlarla yemek masalarında Türk sanat müziği dinliyorum; ruhumu arındırdığını hissediyorum.
Eğer iyi bir yemekle başlayıp, ardından listening room’da bir kokteyl eşliğinde biraz dans etmek istiyorsam Mezkla ve Arkestra. Geceyi uzatmak ve kulüp deneyimi yaşamak istiyorsam MiniMuzikhol ve Gizli Bahçe.