Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.
İstanbul’un bin bir yüzü var. DJ kabininin içinden görünen yüzü şehrin kaosla kolektif bilinç arasında kurduğu köprüyü ele veriyor. Her akşam buna tanıklık eden DJ’lerle İstanbul gecelerinde yolculuğa çıkıyoruz.
DJ’lik benim için bilinmezliğe atılan bir adımdı. 10 yılı aşkın süre reklam sektöründeydim; işi bıraktığımda Türkiye’nin önde gelen ajanslarından birinde direktör seviyesinde çalışıyordum. Müzik çocukluğumdan beri hayatımın merkezindeydi.
Güçlü bir müzik hafızam ve sezgim vardı ama bunu bir üretim alanına dönüştürebileceğimi bilmiyordum. Ta ki bir gün, sahnenin kenarında dururken “Bunu ben de yapabilirim” dediğim ana kadar. Her şeyi riske atıp kalbimin sesini dinledim. Bugün setlerimde house temelli bir yapı var. Ses dünyasında aşırı mekanik ya da karanlık bir yere kaymamaya özen gösteriyorum. Ben duygu odaklı, pozitif ve hayata karşı inancı olan biriyim ve müziğimin beni yansıtmasını istiyorum.
İstanbul’un elektronik müzik sahnesi hiçbir zaman düzenli ya da steril olmadı. Hep hareketli ve duygusal... Bence onu özel kılan da bu. Eskiden bu kaos daha dağınıktı. Bugün daha kolektif bir yapıya evriliyor. İnsanlar artık sadece eğlenmek için değil bir topluluğun parçası olmak için dışarı çıkıyor. Aidiyet duygusu daha görünür.
Geniş perspektifte rağbet gören sesler genelde o dönemin global akımına paralel oluyor. Ama izleyici tarafında sosyal medyada paylaşılan anlar trend odaklı olsa da gecenin içinde kitleyi gerçekten tutan ve o geceyi hatırlatan şey müzikle kurulan hikaye oluyor. Türden bağımsız olarak groove’u olan, sabırla yükselen ve duygusal bir omurgası bulunan setler daha kalıcı etki bırakıyor. Hikayesi olmayan geceler hızlı unutuluyor.
Elektronik müziğin popüler kültürün bir parçası olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bugün en alakasız kişinin bile sosyal medyasına baksanız Tulum’dan bir parti videosuna denk gelmeniz olası.
İstanbul gibi büyük şehirler de doğal olarak uluslararası akımların yankılandığı yerler. Ama sadece buna bakarak yorum yapmak İstanbul’u eksik anlatmak olur. Bu şehirde yaşıyorsanız zaten düzenli bir kaosun parçasısınız. Berlin’de çalışabilecek aşırı steril ve mekanik bir set burada aynı karşılığı bulmayabilir. İstanbul’un sahnesi duygusal, sıcak, bazen melankolik ama her zaman canlı. Bu yüzden evet, akımların takip edildiği bir yer ama aynı zamanda çok güçlü bir ruhu da var.
Yeni kuşak çok cesur. Türden çok vibe odaklılar. İyi bir enerji varsa, tür fark etmeksizin o alanın içine girebiliyorlar. Daha az önyargılılar, daha “shameless”lar. Bu bence oldukça özgür bir yaklaşım. Daha büyük kuşak ise müziğe daha sadık, daha derin bir bağla yaklaşıyor. Bir sound’a ya da bir döneme uzun süreli bir aidiyet geliştirebiliyorlar.
Bu coğrafyada her şey biraz iç içe; Doğu ve Batı, gelenek ve modernizm, kaos ve romantizm. Küçük yaşlardan itibaren Amerika, Kuzey İrlanda, İsveç ve Romanya gibi farklı ülkelerde yaşama şansım oldu. Bu kültürel geçişler, müziğin benim için doğal olarak sınırlarını kaybetmesine yardım etti.
Bugün setlerimde kurduğum anlatı da tam olarak bu katmanlardan besleniyor. İstanbul’un yoğunluğu ve duygusallığı, Avrupa’daki kulüp disiplinleriyle; kişisel hikayelerim ise sahnedeki enerjimle birleşiyor. Benim için müzik, yaşadığım şehirler ve içimde taşıdığım İstanbul arasında kurulan bir köprü gibi.
Cesaretim. Müziğe dar bir perspektiften bakmıyorum; kalıpların ya da beklentilerin içine sıkışmayı sevmiyorum. Akış içinde risk alabiliyorum, ani geçişler yapabiliyorum, atmosferi beklenmedik bir yere taşıyabiliyorum. Ama bunu sertleşerek değil bağ kurarak yapıyorum. Feminenliğimi, duygusallığımı ya da neşemi törpülemeden sahnede var oluyorum.
İlk bakışta bir kontrol alanı gibi görünüyor ama benim için daha çok bilinçli bir teslimiyet. Hazırlık aşamasında oldukça kontrolcüyüm; hikayeyi, akışı, enerjiyi düşünüyorum. Ama sahneye çıktığım anda o planı bırakabiliyorum.
Ultra Naté – Free. Bu parça benim için sadece bir klasik değil, bir dönüm noktası. Safe zone’umu bırakmaya karar verdiğim, hayatımda gerçekten risk aldığım dönemin sembolü.
Çalacağım müzikle tamamen alakasız, genelde zırva şeyler dinlerim. Bu, zihnimi sıfırlıyor. Sahneye tertemiz giriyorum ve çalacağım parçaları özleyerek başlıyorum. O yüzden ben de seyirci kadar eğleniyorum.
Beklenmedik anlarda karşıma çıkan melodiler beni çok besliyor. Bu parçaların bazıları zaman zaman setlerime de sızıyor. Özellikle üretim tarafında indie pop beni etkiliyor. The Marías, Clairo, Claire Laffut gibi isimlerin dreamy, naif vokalli ve sade altyapılı işleri. O kırılgan ama güçlü duygu halini kendi üretimlerime de taşımaya çalışıyorum.

