Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İstanbul’un bin bir yüzü var. DJ kabininin içinden görünen yüzü şehrin kaosla kolektif bilinç arasında kurduğu köprüyü ele veriyor. Her akşam buna tanıklık eden DJ’lerle İstanbul gecelerinde yolculuğa çıkıyoruz.
DJ’lik benim için uzun bir merak süreciyle başladı. 90’ların ortasında müziğe yaklaşımım, sadece dinlemekten çok daha fazlasıydı.
Bir parçanın neden etkili olduğunu, kalabalık üzerinde nasıl bir duygu yarattığını, tekrarın ve ritmin insan psikolojisiyle nasıl ilişki kurduğunu anlamaya çalışıyordum. O dönem farklı türlerle iç içeydim; rock, metal elektronik hatta deneysel işler. Ama elektronik müzikteki döngüsel yapı, zaman algısını bükebilme gücü beni kalıcı olarak içine çekti. Bugün setlerimde ağırlıkla techno merkezli bir dil var ama bu türsel bir tanımdan çok bir yaklaşım biçimi. Sertlik, tempo ya da trend benim için belirleyici değil. Groove, derinlik ve süreklilik ön planda. Bir seti tek tek parçalar üzerinden değil başı, ortası ve sonu olan bir anlatı gibi kurguluyorum. Dinleyicinin o anlatının içinde zaman kavramını bir süreliğine unutmasını önemsiyorum.
İstanbul’un gece hayatı çok katmanlı ve zaman zaman kesintiye uğrayan bir dönüşüm yaşadı. 90’lardan bugüne baktığımızda mekanların, dinleyici profilinin ve müziğe yaklaşım biçiminin tamamen değiştiğini görüyoruz. Eskiden elektronik müzik daha çok eğlence odaklıydı. Bugün ise çok daha bilinçli, araştıran ve seçici bir kitle tarafından dinleniyor. Bu dönüşüm DJ’leri de etkiliyor. Artık sadece kalabalığı hareket ettirmek yetmiyor; bir hikaye anlatmanız, bir atmosfer kurmanız bekleniyor.
Belirli bir türden ziyade belirli bir yaklaşımın rağbet gördüğünü düşünüyorum. Afro-House, OrganicTech-House, Hard Techno gibi trendler elbette var ama kalıcı olan şeyler trendlerden bağımsız ilerliyor. Techno’nun farklı alt kolları da öne çıkıyor ama asıl fark, müziğin daha karakterli olması. İnsanlar artık sadece yüksek enerji değil, anlam ve bütünlük arıyor.
Uzun yıllar boyunca İstanbul sahnesi uluslararası akımları takip eden bir yapıdaydı. Ancak son yıllarda bu denge değişti. Bugün birçok DJ ve prodüktör dünya ile eş zamanlı bir estetik üretim içinde. Hatta bazı isimler kendi çizgilerini oluşturup dışarıya referans verebilecek işler yapıyor. Bu durum plansız ama organik bir gelişimin sonucu. İstanbul artık kalıbına sığmıyor. Avrupa’nın önde gelen sahnelerinden biri olarak ilerliyor.
Daha genç dinleyici çok hızlı tüketiyor, çok hızlı keşfediyor ama bazen derinleşmeden geçiyor. Daha eski kuşak ise müziğe daha sabırlı ve bağ kurarak yaklaşıyor. DJ olarak önemli olan, bu iki yaklaşımı aynı akışta buluşturabilmek. Herkese aynı anda hitap etmeye çalışmak değil herkesi aynı yolculuğun içine alabilmek.
Türkiye’de, özellikle İstanbul’da büyümek ve yaşamak sizi ister istemez çok katmanlı bir duyma biçimine alıştırıyor. Farklı kültürlerin, ritimlerin ve duyguların iç içe geçtiği bir şehir burası. Sürekli hareket halinde, sürekli değişiyor. Bu da müziğimin yapısına dinamizm ve gerilim olarak giriyor.
Benim için DJ’lik bir “performans” değil bir anlatı biçimi. Benim motivasyonum daha çok odadaki enerjiyi okuyup onu yavaş yavaş şekillendirme olarak ortaya çıkıyor.
Setlerimde dinleyicinin ilk andan itibaren dikkatini çekmeyi önemsiyorum. Setim hangi uzunlukta olursa olsun mutlaka “giriş-gelişme-sonuç” katmanlarını içerir. Dinleyici set bittikten sonra “Çok eğlendim” ve “Zaman nasıl geçti anlamadım” diyorsa, bu benim için harika bir settir.
Haftalık olarak yeni parça/promo/demoları dinleyerek ve diğer DJ’lerin o hafta neler çaldığını keşfederek şekillenir. Mekanın yapısı, saatin ilerleyişi, gecenin bağlamı ve çalacağım kitlenin enerjisi benim için çok belirleyici. Set listemi hiçbir zaman önceden sabitlemem çünkü o anın gerçekliği her zaman planların önüne geçer.
Kesinlikle bir teslimiyet alanı. Elbette teknik olarak kontrol sizde ama zihinsel olarak akışa direnmemek gerekiyor. Setlerimi denizde sörf yapmaya benzetirim. Hep dalganın üzerinde kalmaya çalışırım ve parçaların geceye karar vermesini değil gecenin parçalara hükmetmesini sağlamaya çalışırım.
Tek bir parçam yok çünkü müzikle ilişkim nostalji üzerinden değil. Ama bazı parçalar vardır; hangi dönemde, hangi bağlamda çalarsam çalayım işlevini kaybetmez. Doğru yerde çalındığında mekanın enerjisini tamamen dönüştürebilir.
Donna Summer – I Feel Love gibi.
Sahneye çıkmadan önce yalnız kalmayı ve sessizliği tercih ederim.
Gün içinde klasik müziğin Barok periyodunu dinlerim. Ambient ve deneysel müzikler beni çok besliyor.
Çoğu zaman setlerimde doğrudan duyulmazlar ama düşünme biçimimin arkasında büyük etkileri var. Büyük bir Metallica fanıyım. Müziklerime, setlerime olgusal katkıları çok büyüktür.


