Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.
İstanbul’un bin bir yüzü var. DJ kabininin içinden görünen yüzü şehrin kaosla kolektif bilinç arasında kurduğu köprüyü ele veriyor. Her akşam buna tanıklık eden DJ’lerle İstanbul gecelerinde yolculuğa çıkıyoruz.
Çocukluğumda babamın özenle oluşturduğu güçlü müzik arşiviyle başladı. Bu arşiv, zamanla benim için bir okul haline geldi. Kaliteli müziğe karşı duyarlılık çok erken yaşlarda hayatımın bir parçası oldu. Radyodan kasetlere kayıt yaptığımız günler, müziği yalnızca dinlemenin ötesinde onu “yakalamanın” heyecanını da öğretti. Bugün setlerimde Avrupa’nın karanlık ve gotik tınılarını, Türkiye’nin derin ve hüzünlü melodilerini, 70’ler ve 80’lerin hip-hop vokalleriyle bir araya getiriyorum. Farklı coğrafya ve dönemlerin kesişmesinden doğan bu sound, house müziğin melodik ve groove odaklı bir yorumu. Tarzımı net bir etiketle sınırlamak istemiyorum; çünkü asıl hedefim, türlerden çok duygularla tanımlanan, bana özgü bir anlatı yaratmak.
Aslında mesele sadece İstanbul değil; dünya genelinde müziğin sound’u yaklaşık her beş yılda bir değişiyor. Ben bunu hep böyle gördüm. Bu hep dönüşümler halinde ilerliyor ve 22 yıllık DJ’lik yolculuğumda bu dalgalanmaların pek çoğuna tanıklık ettim.
Elektronik müzik bugün, kendi çağının klasik müziği haline gelmiş durumda; tıpkı bir dönemin senfonileri gibi, kolektif hafızayı şekillendiren güçlü bir anlatı dili sunuyor. İstanbul’da ise bu dönüşüm, canlı bar müziğinden kulüp kültürüne doğru evrildi. Kulüp müziği de zaman içinde kendi içinde ayrışarak daha rafine, daha seçici ve anlatı odaklı bir yapıya büründü. Bugün İstanbul sahnesi, global ile yerel duyguların iç içe geçtiği, karakterli ve güçlü bir ifade alanı.
Bugün İstanbul’da commercial müzikten house’a, melodik techno’dan afro house’a uzanan geniş bir yelpazede ilgi yoğunluğu görülüyor.
Yön veren bir konumda olamasak da dünyayı yakından takip eden güçlü bir kültürümüz var. İyi kulüplerde ve festivallerde yer alan DJ’ler, Türkiye’de de dinleyiciyle buluşuyor.
Yeni kuşak oldukça heyecanlı; ancak müziği çok hızlı tüketen bir yapıya sahip. Dünyada yeni ortaya çıkan tarzları çok iyi araştırıyorlar fakat konu sahneye geldiğinde bunu desteklemiyorlar.
Sosyal medyanın ilerlemesi ile sahnelerde eğlenmekten çok o anları kaydetmek üzerine kurulu bir sistemleri var. Bizim zamanımızda biz, “o an”da kalırdık.
Benim için paha biçilmez bir zenginlik. Dünyaya bir daha gelsem yine Türkiye’de doğmak isterdim. Şu anda beni ben yapan en temel özellik, burada büyümüş olmak. Bu kültürü yurtdışına taşıyabilmek ise bir o kadar gurur veren bir durum.
Doğup büyüdüğüm yer, müziğe bakış açımın temelini oluşturuyor. Sahneye çıktığım andaki ruh halim, setlerimin yönünü belirleyen en önemli unsur. Müziği hep duygular üzerinden kurguluyorum. İki kapı hayal edin: Biri melankoliye, diğeri duygusallığa ve dansa açılıyor. Benim setlerim tam olarak bu iki kapının arasında; insanın hem içine döndüğü hem de dans etmeye devam ettiği o eşikte var oluyor.
Playlist’imi önceden hazırlamam. Çalacağım yerin önden analizini yaparım ve dinleyiciye bakarım. Bu kriterleri göze alarak random giriş parçaları seçer ve gecenin akışını sahnede inşa ederim.
Aslında ikisi de değil. Benimle aynı duyguları paylaşan insanlarla geçirdiğim bir serüven.
Depeche Mode – Personal Jesus.
Ekibimle ya da sanatçı arkadaşlarımla güzel bir yemek yemek.
Drum’n bass, klasik müzik, caz ve trance.
Açıkçası artık eğlenmek için çok dışarı çıkmıyorum.
Ama gastronomi tarafında beni hâlâ heyecanlandıran birkaç adres var: TURK ve Arkestra.