Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.
Banu Uçak ile “Yalın Şeyler” kitabı vesilesiyle mimarlık ve kent üzerine çok derinlikli, zihin açıcı bir röportaj gerçekleştirdik.
“Yazı, mimarlığı sadece göstermeyi değil, ona bir düşünce zemini kazandırmayı da talep eder” diyor, Yalın Şeyler kitabının yazarı mimar, editör ve tasarım yöneticisi Banu Uçak. Bir araya gelişimizin sebebi, Mimar Ömer Selçuk Baz ve Şehir Plancısı Okan Bal’ın birlikte kurduğu Yalın Mimarlık’ın mimari üretimini ele alan Yalın Şeyler kitabı olsa da sohbetimiz mimarlık, İstanbul ve kent kültürü üzerine son derece derinlikli bir metne dönüştü.
Mimarım. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nden mezun oldum ve hemen ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladım. Bu süreçte Türkiye’nin mimarlık ve yapı alanındaki en önemli bilgi merkezlerinden biri olan Yapı-Endüstri Merkezi’nde çalışmaya başladım. YEM’de mimarlığı tartışan, belgeleyen ve fiziksel çevrenin niteliğini artırmayı hedefleyen etkinlikler, yayınlar ve yarışmaların içinde yer aldım; pek çoğunun içerik geliştirme, kürasyon ve organizasyon süreçlerini yürüttüm. Kengo Kuma’dan Pritzker Ödülü sahibi Alejandro Aravena ve SANAA ekibinden pek çok uluslararası isme uzanan konuşmacı programları, akademisyenleri ve sektör profesyonellerini buluşturan etkinlikler, öğrenci ve profesyonellere yönelik yarışmalar bu dönemin önemli parçalarıydı. Bu yıllarda Aga Khan Mimarlık Ödülleri ve Dünya Mimarlık Festivali ile ilişkim başladı; aynı zamanda üniversitelerde konuk öğretim görevlisi olarak dersler vermeye başladım.
YEM’deki kariyerimin ardından yapı malzemeleri ve gayrimenkul sektöründe yönetici pozisyonlarında çalıştım; ancak mimarlık kültürüyle kurduğum bağ hiç kopmadı. Konferanslar, moderasyonlar ve jüri üyeliklerinin yanı sıra TRT için hazırlayıp sunduğum iki bölümlük İzdüşüm belgeseli ve 1950’ler kuşağının önde gelen mimarlarıyla yaptığım sekiz bölümlük Ustalara Saygı sözlü tarih serisi de bu dönemin bir parçasıydı.
Bugün serbest danışman olarak yatırımcılarla mimarları bir araya getiren tasarım yönetimi süreçleri yürütüyor; aynı zamanda mimarlık kültürü ve tasarım alanında yazıyor, içerik üretiyor ve konuşmalar yapıyorum. On yıldır Dünya Mimarlık Festivali jürisinde yer alıyor, üniversitelerde ders vermeye devam ediyorum. İlk kitabım Yalın Şeyler ise geçtiğimiz ay YEM Yayın’dan yayımlandı.
Benim için mimarlığın düşünsel tarafına yönelmek bir kırılma olmadı; bu ilgi öğrencilik yıllarımdan beri yoğun olarak vardı. Mimarlık beni, insan eliyle üretilebilenlerin; insanın irade, hayal gücü, yetenek ve işbirliği gibi meziyetlerinin fiziksel, somut ve kalıcı bir göstergesi olarak her zaman büyülüyor. Mimarlık eğitimi, tam da bu nedenle insana sosyolojiden coğrafyaya, insanın varoluşuna kadar uzanan çok geniş bir düşünme alanı açar, modelleme yeteneği kazandırır. Henüz daha lisans eğitimim sırasında, Uğur Tanyeli ve İhsan Bilgin gibi çok kıymetli eğitimciler sayesinde mimarlığın yalnızca bina üretmekten ibaret olmadığını
Mezun olduğum 2001 yılı, Türkiye’nin en derin ekonomik krizlerinden birine denk gelmişti. Yapı üretiminin neredeyse durduğu, mimarlık ofislerinin kapandığı bir dönemde mesleğe adım attık. Bu nedenle yüksek lisans yaparken, geçici olacağını düşünerek Yapı-Endüstri Merkezi’nde çalışmaya başladım. Bu adım, mimarlık ve yapı kültürünün Türkiye’deki en önemli bilgi merkezlerinden birinde on beş yıla yayılan bir kariyere dönüştü.
Ancak bu ilgim beni hiçbir zaman yapı üretiminin gerçekliğinden koparmadı. Malzeme sektöründe ve gayrimenkul alanında üst düzey yönetici olarak çalışırken de eğitimimin, dünya görüşümün ve mimarlık, kent ve tasarıma dair hassasiyetimin rehberliğinde hareket ettim. Bugün de her projede, bu hassasiyetlerin romantik olmadığını; anlamlı, iyilik üreten, bütüne katkı sağlayan ve aynı zamanda ekonomik olarak da güçlü sonuçlar yarattığını işverenlerimle birlikte ortaya koymaya çalışıyorum.

Ömer Selçuk Baz ile yaklaşık on beş yıldır tanışıyoruz; Yapı-Endüstri Merkezi yıllarından beri hem meslekÎ hem de kişisel bir yakınlığımız var. Kendisinin Viyana’dan dönüşünden beri mimarlığını dikkatle izliyordum. Okan Bal ile birlikte kurdukları Yalın Mimarlık’ta üretimlerini giderek güçlenen bir çizgide sürdürdüler. Selçuk, benim yazı dilimi ve mimarlık üzerine düşünme biçimimi yakından takip eden, beni daha fazla yazmaya teşvik eden isimlerden biriydi. Ben de onun mimarlığını, hiçbir yeni projede kendini tekrar etmeyen; bulunduğu yere, duruma ve bağlama gerçekten kulak veren, bu topraklardan çıkan özgün bir ses olarak görüyordum.
Yaklaşık iki yıl önce beni arayıp Yalın Mimarlık üzerine bir kitap yapmak istediklerini ve bu yolculuğa benimle çıkıp çıkamayacaklarını sorduğunda hem çok heyecanlandım hem de açıkçası biraz ürktüm. Çünkü klasik bir mimarlık monografisi yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu tür yayınların en büyük riski, eleştirel mesafeyi kaybedip ofisin kendi kendini anlattığı bir vitrine dönüşmesidir. Bunu Selçuk’a da açıkça söyledim: Projelerin art arda dizildiği, künyelerden oluşan bir kitapla ilgilenmediğimi; ancak kendi dilimle, bugüne kadar biriktirdiğim bakışla, eleştirel ve kavramsal bir okuma yapabilirsem bu işe gerçekten anlamlı bir katkı koyabileceğimi anlattım. O da tam olarak böyle bir kitap istediklerini söyledi. Böylece Yalın Şeyler üzerine birlikte çalışmaya başladık.

Yalın Mimarlık’ın yüzü aşkın projesini ayrıntılı biçimde inceledim. Bu geniş üretim içinden yaklaşık kırk projeyi kitapta ele almaya karar verdik. Bu süreçte yalnızca yapıların ortaya çıkan fiziksel sonuçlarını değil, her birinin arkasındaki bağlamı, tasarım sürecini ve düşünsel arka planını da Selçuk’tan dinledim. Okumalar ilerledikçe Yalın Mimarlık’ın üretiminde tekrar eden mekansal, kavramsal ve düşünsel izler benim için giderek daha görünür hâle geldi.
Elbette bu izleri sürme biçimim bütünüyle nesnel değil; mimarlığa bakışım, yıllar içinde geliştirdiğim eleştirel çerçeve ve kişisel meraklarım bu okumanın ayrılmaz bir parçası. Bu nedenle ortaya çıkan yapı, bir sınıflandırma sisteminden çok, Yalın Mimarlık üretimine benim penceremden bakan düşünsel bir harita gibi şekillendi. Arketipler, Anlatılar, Örüntüler, Müşterekler, Doğa ile Diyalog, Tektonik Anlatılar ve İşbirliği başlıkları, bu okumanın içinden süzülerek kitabın bölümlerine dönüştü.
Her bölüm, o kavramın neyi temsil ettiğini tartışan bir metinle açılıyor; projeler ise tek bir kategoriye hapsedilmeden, birden fazla başlık altında yer alabiliyor. Böylece okur, bir yapının izini farklı düşünsel katmanlar üzerinden sürebiliyor; aynı projeyi farklı bağlamlar içinde yeniden okuyabiliyor. Örneğin Troya Müzesi’ni hem doğayla kurduğu ilişki üzerinden, hem bir anlatı mekanı olarak, hem de bir arketip olarak farklı bölümlerde başka projelerle yan yana görmek mümkün. Aynı yapı, farklı kavramlar altında yeni anlamlar üretmeye devam ediyor.
Bu kavramsal yapının görsel karşılığını ise kitabın tasarımını üstlenen Okay Karadayılar oluşturdu. Okay, kitabın omurgasını oluşturan yedi bölümü yedi ayrı fasikül olarak ele aldı ve her birini temsil ettiği kavramla ilişki kuran özgün bir grafik dil üzerinden tasarladı. Böylece bölümler yalnızca tipografik olarak değil, sayfa kurgusu ve ritmi açısından da birbirinden ayrışıyor.

Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi
Bu, benim için hiç de kolay bir soru değil; çünkü Yalın Mimarlık’ın işleri arasında çok farklı nedenlerle bağ kurduğum pek çok proje var. Ama üç tanesini seçmem gerekirse, ilki kesinlikle Kore Savaşı Anma Alanı ve Ziyaretçi Merkezi olurdu. Bu, hayata geçmemiş bir yarışma projesi ve son derece hassas bir konuya temas ediyor: Türkiye’nin, büyük ölçüde uluslararası jeopolitik dengelerin sonucu olarak dahil olduğu bir savaşta verdiği kayıplara ilişkin bir anma mekanı. Böyle bir başlık çok kolaylıkla hamasete kayabilir. Oysa Yalın Mimarlık bu konuyu büyük bir nezaketle, neredeyse sessiz bir derinlikle ele alıyor. Yapı, bir korunun içinde; ağaçların belirlediği sınırları kendine rehber alıyor. Ziyaretçiyi bir rampayla zeminin altına indiriyor; üstümüzde topografyanın, ağaçların ve doğal ışığın akmasına izin veren bir yarıkla mekanı açıyor. Hem bu dünyaya ait olduğumuzu hem de yaralı olduğumuzu ve savaşın ne kadar ağır bir bedel taşıdığını doğa, iç mekan ve dolaşım üzerinden hissettiren çok güçlü bir mimari anlatı kuruyor. İnşa edilmemiş olsa bile, insan bu projeye bakarken derinden etkileniyor.
İkinci proje, mimarlığın yalnızca estetik değil, iyilik üretebilme kapasitesini çok güçlü biçimde gösteren bir iş. Deprem sonrası Antakya için tasarlanan, hayata geçmemiş bir külliye projesi: Antakya Cami ve Sosyal Yaşam Merkezi. Selçuk’un bu coğrafyayla kişisel bir bağı var; depremde kendisi de büyük kayıplar yaşadı. Bu nedenle bu proje, onun mimarlığında ve hayata bakışında çok özel bir yerde duruyor. Başlangıçta talep edilen şey bir camiydi; fakat Osmanlı’daki külliye geleneğini bugünün ihtiyaçlarına tercüme ederek, caminin çevresine bir gasilhane, kreş, kütüphane, okuma salonları, etüt merkezleri ve kahvehane ekleyen; bölgenin gerçek ihtiyaçlarına cevap veren çok nitelikli bir yapı grubu kurguladı. Mimarlığın toplumsal bir iyilik üretme aracı olabileceğini hatırlatan çok kıymetli bir örnek bu.
Üçüncü olarak ise Zonguldak Mağaraları Ziyaretçi Merkezi’ni sayardım. Troya Müzesi, Yalın Mimarlık’ın en bilinen ve güçlü işleri arasında elbette özel bir yerde duruyor ve neyseki çok seviliyor; ama Zonguldak’taki bu yapı, hayata geçmiş olmasına rağmen hâlâ yeterince bilinmeyen, son derece rafine bir iş. Milyonlarca yıllık bir mağaraya insan eliyle girmenin yarattığı gerilimi, malzeme, ışık, ölçek ve arkasındaki dağ ile kurduğu ilişki üzerinden olağanüstü bir mekansal deneyime dönüştürüyor. Adeta bir mücevher gibi ince ince işlenmiş bir giriş yapısı. Ne yazık ki bugün özgün hâli, işletme tarafından kısmen tahrip edilmiş durumda. Umarım yeniden ilk tasarlandığı zarafetine kavuşur. Bu konuyu kitapta da özellikle ele aldım.
Yazı, tıpkı sözcükler ve sesle kurduğumuz iletişim gibi, bir notasyon sistemi ama onlardan daha kalıcı. Bu yüzden de daha yavaş, daha dikkatli ve daha bilinçli bir dünya kurmayı gerektiriyor. Ne hakkında yazarsak yazalım aslında bir gerçekliği yeniden inşa ediyoruz. Yazı bu anlamda mimarlığa çok yakın: Bir temeli, bir omurgası, bir yapısı var. İyi yazılmış bir metin de tıpkı iyi bir yapı gibi ayakta durur, kendi iç mantığını kurar, okuru içine alır.
Mimarlığı yazıyla anlatmak bu yüzden çok gerilimli bir alan. Bir yandan son derece efemeral -mekanın kokusunu, ışığını, ağırlığını tam olarak aktaramaz-; ama bir yandan da çok sert ve gerçek, çünkü kelimelerle kurulan anlatı, yapının nasıl algılanacağını, nasıl hatırlanacağını belirler. Bir mimarlık ürününün dolaşıma girmesinde, yaygınlaşmasında, hatta anlam kazanmasında yazının rolü en az görsel imgeler kadar güçlüdür. Bu nedenle yazmak hem tasarımcı için, hem kullanıcı için, hem de yazar için geliştirici ama aynı zamanda ürkütücü bir alan açar. Çünkü yazı, mimarlığı sadece göstermeyi değil, ona bir düşünce zemini kazandırmayı da talep eder.

İstanbulin Sohbetler, Ertuğ Uçar, Sibel Keyvan, Banu Uçak. Minoa Pera’da.
İstanbulin Sohbetler, içinde yer almaktan büyük keyif aldığım; Ertuğ Uçar ile benim görünür yüzü olduğumuz ama aslında Sibel Keyvan’la birlikte üç kişi olarak üstlendiğimiz bir proje. Çıkış noktası, Ertuğ’un Can Yayınları’ndan çıkan ve İstanbul’u çok özgün bir bakışla anlatan kitabı İstanbulin. Bu kitapta Ertuğ, bu kente özgü, başka hiçbir yerde karşılaşamayacağımız ayrıntıların izini sürüyor; kısa hikayeler ve bunlara eşlik eden eskizlerle bugünün İstanbul’unu nostaljiye kapılmadan, hem sıcak hem de çok kişisel bir dille anlatıyor. Ama İstanbul o kadar büyük, çelişkili ve katmanlı bir şehir ki, bir kitabın içine sığmayan pek çok hikaye, tema ve soru kaçınılmaz olarak dışarıda kalıyor. Ertuğ ve Sibel, kitaptan taşan bu alanı nasıl kamusal bir tartışmaya dönüştürebileceklerini düşünürken bir konuşma serisi fikri geliştirdiler; ben de tam bu noktada sürece dahil oldum. Zaten üçümüz daha önce Mimarlık Ne İşe Yarar? konferansında birlikte çalışmıştık; o işbirliğinin tadı hâlâ damağımızdaydı.
Hazirana kadar devam edecek bu seride, her ay İstanbul’a başka bir pencereden bakan temalar etrafında buluşuyor, her seferinde yeni bir konukla spekülatif sohbetler açıyoruz. Şubat’ta Büke Uras ile Şehrin Endemik Yapıları’nı, Mart’ta Ahmet Aygün ile Susuz Şehir’i, Nisan’da Volkan Narcı ile Denizler Şehri’ni, Mayıs’ta ise Zeynep Uysal ile Şehri Yazanlar’ı konuşacağız. Tüm buluşmalarımızı İstanbul’un kalbinde, Minoa Pera’da gerçekleştiriyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat süren ana sohbetin ardından dinleyicilerin de dahil olduğu uzun ve çok canlı bir tartışma bölümü oluşuyor.
Bunun yanında, Ertuğ, ben ve konuğumuzher ayın teması için birlikte bir kitap seçkisi hazırlıyoruz. Minoa Pera’da İstanbulin Sohbetler’e ayrılmış özel bir raf var; o ayın temasına eşlik eden kitaplar burada okurla buluşuyor. Bu yönüyle seri, yalnızca bir konuşma dizisi değil, aynı zamanda küçük ama çok zihin açıcı bir şehir okuma kulübüne de dönüşüyor.
Bugün İstanbul’a yönelik bu artan ilginin tek bir nedeni yok; birden fazla dinamik aynı anda devrede. Bugün sosyal medya, YouTube ve dijital mecralar sayesinde benzer kaygılara ve meraklara sahip insanlar artık çok daha kolay birbirini bulabiliyor. Eskiden bu ilgi çok daha yalnız yaşanırdı; şimdi ise ortak sezgiler kamusal bir alana taşabiliyor.
Biz, tarihin yıkılan son imparatorluğunun çocuklarıyız. İstanbul binlerce yıldır bir metropol ve hâlâ çok hızlı değişen bir şehir; ekonomik ve politik nedenlerle de böyle olmaya devam edecek. Bu yüzden burada yaşayanlar çoğu zaman kendilerini büyük bir kasırganın içinde gibi hissediyor. Babam kendi çocukluğunun İstanbul’unu bulamıyor, ben kendi çocukluğumun İstanbul’unu bulamıyorum; dedem de bulamıyordu. Aramızda doğduğu evi bugün hâlâ gösterebilen çok az insan var. Bu şehrin hem lanetini hem de lütfunu iliklerimize kadar hissediyoruz.
Ama aynı zamanda bu kentin, görünenin çok ötesinde bir hafızayı ve derinliği barındırdığına dair güçlü bir sezgimiz var. Bugün bu sezgiye sahip insanların bir araya gelebileceği çok daha fazla mecra bulunuyor. Eskiden bunu belki İstanbul Dergisi gibi yayınlar taşıyordu; bugün ise dijital platformlar, yüz yüze buluşmalar ve bu alanda içerik üreten bağımsız mecralar bu boşluğu dolduruyor. Nilay Örnek’ten Serkan Ennaç’ın yönettiği Türkiye Mimarisi gibi platformlara veya benim de kendi sosyal medya hesabım ve YouTube kanalım üzerinden sürdürdüğüm üretime kadar pek çok farklı mecra, İstanbul’a dair merakı olan insanlar için bir akış alanı açıyor. Bu, çok kıymetli bir emek ve ciddi bir karşılık buluyor.
Ben kendi kent merakımı çocukluğumdan beri taşıyorum. İstanbul’un farklı semtlerinde yaşadım ve her İstanbullu gibi, birilerinin bir yerlerden çekildiğini, yerlerine başkalarının geldiğini; mahallelerin, hayatların sürekli dönüştüğünü izledim. Bu şehirde yaşayan herkesin birbirine anlatacak çok fazla hikâyesi var. O yüzden bugün gördüğümüz ilginin hem nostaljiyle, hem tutunma arzusuyla, hem de giderek güçlenen bir kent bilinciyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Hepsi bir arada yaşanıyor. Bu ilgi, bir yandan kaybettiklerimizin yasını tutmak, bir yandan da bu zor şehirde hâlâ bir anlam, bir bağ, bir müşterek aramak gibi geliyor bana.
Kendi yaşam süremiz, bu kadar derin ve uzun erimli dönüşümleri tam olarak okumak için aslında çok kısa. Her şeyin çok hızlı değiştiğini hissediyoruz ama o değişimin yönünü ve anlamını net biçimde yakalamak kolay değil. Yine de İstanbul üzerinden baktığımda bazı şeyler çok görünür: Bu metropolde yaşamanın bedeli her zamankinden daha ağır. Barınmak, ulaşım, gündelik hayatın kendisi giderek pahalılaşıyor. Bu da dar gelirli grupların ve kırılgan kesimlerin giderek kentin çeperlerine itilmesine yol açıyor. Deprem gerçeği, imkanı olanlar için bu hareketi daha da hızlandırıyor. Öte yandan merkezdeki alanların değerlenmesi ve soylulaşma, bu alanlarda yaşayanların yerinden edilmesini beraberinde getiriyor. Kent, ekonomik ve sosyal olarak giderek daha sert bir mekana dönüşüyor.
Yaşam alanlarımızla kurduğumuz ilişki ise belki de en dramatik biçimde, pandemi sırasında değişti. Evlerimiz bir süre için ofis, okul, kamusal alan; yani her şeyimiz oldu. Ama bugün, sanki o dönem hiç yaşanmamış gibi, hibrit çalışma modelleri bile büyük ölçüde geri çekiliyor; şirketler insanları yeniden merkezlerine çağırıyor. Ekonomik belirsizlik, insanların bu koşullara itiraz etmesini de zorlaştırıyor. Bütün bunlar bana içinde yaşadığımız dönemin en belirgin özelliğinin çelişki olduğunu düşündürüyor. Doğaya en büyük tahribat ile doğaya karşı en güçlü duyarlılık aynı anda var oluyor. Yoğun kentleşme ile kentin dışına kaçma arzusu eşzamanlı ilerliyor. Hem merkezde sıkışıyoruz hem de başka bir hayat hayali kuruyoruz. Bu yüzden kentle ilişkimizin evrimi, doğrusal bir hikaye gibi okunamıyor. Daha çok; gerilimli, parçalı ve çelişkili bir manzara gibi: Aynı anda birçok yönü olan, net bir sonuca bağlanmayan bir dönüşüm.
Açıkçası bir mucizeye ihtiyacı var. Mimarlığın ve aslında tasarımın insan hayatının niteliğini artıran temel bir kamusal hizmet olarak görülmesine ihtiyaç var. Bugün mimar, işveren ve kanun koyucu çoğu zaman birbirinin karşısında konumlanıyor. Oysa hepsinin aynı takımda; yani kullanıcının, kentlinin ve toplumun hizmetinde olduğunu hissettiği bir düzene ihtiyaç var. Rekabet ve güvensizlik yerine eşgüdüm, şeffaflık ve gerçek bir işbirliği gerekiyor.
Bunun en somut karşılıklarından biri de mevzuatta yatıyor. Mimarlığı şekillendiren yönetmeliklerin ve imar kurallarının, nitelikli mekan üretimini mümkün kılacak biçimde yeniden düşünülmesi şart. Bugün çoğu şey metrekare hesabına sıkışmış durumda; oysa asıl mesele, metreküp üzerinden yaşam üretmek; yani ışığı, havayı, boşluğu, kamusal ilişkiyi hesaba katan bir mekan kalitesi yaratmak. Bir diğer temel ihtiyaç ise emekle ilgili. Mimarlık hâlâ çoğu zaman “halledilmesi gereken bir formalite” gibi görülüyor. Oysa gerçekten değer katan bir hizmet olarak algılandığında, hem ofis sahiplerinin hem de o ofislerde çalışanların adil ve sürdürülebilir bir gelir elde edebildiği bir düzen kurulabilir. Mimarlığın, insan hayatını dönüştüren bir alan olarak ciddiye alındığı, onu üretenlerin de bu emeğin karşılığını alabildiği bir sistem...
Bu soruyu sorarken aslında siz de Türkiye için bu sayının fazla olduğunu hissederek soruyorsunuz; ben de sizinle aynı fikirdeyim. Bugün Türkiye’de neredeyse Avrupa Birliği’nin tamamından daha fazla mimarlık okulu var. Kentlerimizin hâli ortada; ürettiğimiz bu kadar mimarın nitelikli biçimde mesleklerini icra edebilecekleri bir piyasa da yok. Üstelik yapay zekanın ve otomasyonun pek çok destekleyici ve operasyonel süreci devralacağı bir geleceğe doğru giderken, bu sorun daha da görünür hâle gelecek.
Bu nedenle öncelikle niceliğin azalmasına, nitelikli akademik kadroların güçlenmesine ve mimarlık okullarının farklılaşmasına ihtiyaç var. Dünyanın pek çok yerinde mimarlık eğitimi tek tip değildir: Daha teknik, piyasaya dönük okullar; daha teorik ve akademik çerçevesi güçlü kurumlar; teknolojiyle, dijital üretimle veya belirli tasarım alanlarıyla daha yakın çalışan fakülteler vardır. Hatta bu okulların eğitim süreleri bile birbirinden farklı olabilir. Türkiye’de ise doğudan batıya, büyük şehirden küçük kente, neredeyse her yerde aynı müfredat, aynı süre ve aynı eğitim modeli uygulanmaya çalışılıyor. Oysa pek çok fakültede bu modeli taşıyacak nitelikte kadrolar da yok. Bu durum hem öğrenciler hem de mesleğin geleceği açısından ciddi bir sorun yaratıyor.
Ben daha nitelikli, daha özelleşmiş, kendi ekolünü ve pedagojik yaklaşımını net biçimde tanımlayan, farklılıkları kabul eden ve hatta teşvik eden bir mimarlık eğitimi ekosistemi hayal ediyorum. Ama bu yalnızca bir eğitim politikası meselesi değil; daha geniş bir kültürel ve kurumsal iklim meselesi. Bugün dünyada da bu iklim giderek erozyona uğruyor.

Anıdan edebiyata İstanbul’un başrolde olduğu o kadar çok kıymetli kitap var ki böyle bir seçim yapmak her zaman çok zor geliyor. Yine de, kendi kişisel İstanbul haritamdan üç kitap seçmem gerekirse listenin ilk sırasına Orhan Pamuk’un İstanbul’unu ve bu aralar elimden düşmeyen Ertuğ Uçar’ın eskizli hikaye kitabı İstanbulin’i koyarım. Biri kentin iç dünyasına, diğeri gündelik hayatın küçük anlarına bakan iki çok farklı ama çok tamamlayıcı anlatı. Üçüncü olarak ise Mario Vitti’nin yazdığı, Sula Bozis’in Türkçeye çevirdiği Doğduğum Şehir İstanbul, 1926–1946’yı gönülden öneririm. İtalya’nın en tanınmış çağdaş Yunan edebiyatı uzmanlarından biri olan Vitti, 1926’da doğduğu ve ilk yirmi yılını geçirdiği İstanbul’a, Roma’ya gittikten sonra bir daha dönememiş birinin mesafesiyle bakıyor; Beyoğlu’ndan Tomtom Sokak’a, İstiklal Caddesi’nden Eminönü’ne, Levanten yaşamlarından sıradan Rum ailelerine, pastanelerden sinemalara, sisli yürüyüşlerden çocukluk ve ilk gençlik anılarına uzanan çok katmanlı bir İstanbul’u, anılarıyla yeniden kuruyor. Aslında torunlarına aile tarihini bırakmak için yazılmış bu metin, bugün bizim için çoktan kaybolmuş hayatların ve bir dönemin duygusal belgesine dönüşüyor.
Şu aralar masamda James Badwin’in İstanbul’da tamamladığı romanı Bir Başka Ülke, Uğur Tanyeli’nin son kitabı Gerilimli Değişim -Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar ve Büke Uras’ın Müge Cengizkan editörlüğünde yazdığı, Büyükada Moris Danon Koleksiyonu var.

İstanbulin Sohbetler 2026'da devam edecek; bu seri benim için hem zihinsel hem de kamusal olarak çok kıymetli bir alan açıyor. Haziran ayına kadar İstanbul’daki buluşmalarımız sürecek.
Bunun yanında Yalın Şeyler kitabı etrafında Türkiye’ye yayılan yeni bir yolculuğa hazırlanıyoruz. Mimarlık alanının önde gelen isimlerinin de katılımıyla, kitabın temalarından yola çıkan bir etkinlik dizisi kurguladık. Şubat ayında Ankara’dan başlayacağız; ardından İzmir, Manisa, Çanakkale ve Gaziantep’te buluşmalar olacak. Her şehirde Ömer Selçuk Baz ile birlikte Yalın Şeyler’den hareketle, farklı bir temayı merkeze alarak mimarlık, mekan ve kent üzerine sohbetler açmayı hedefliyoruz. Aynı zamanda Yalın Şeyler’in İngilizce baskısı için uluslararası bir yayıncıyla temas halindeyiz. Bu kitabın, Yalın Mimarlık’ın üretimini Türkiye’nin ötesinde de tartışmaya açmasını çok önemsiyorum.
Bunların yanı sıra, kreatif direktörü ve danışmanı olduğum, bağımsız Türk tasarımcılarla çalışan bir mobilya markası olan FÖRNİ de 2026 ajandamın önemli bir parçası. Markanın doğuşundan bu yana sürecin içindeyim; FÖRNİ’nin koleksiyonları, her biri farklı bir tasarımcı imzası taşıyan parçalardan oluşuyor. Mimarlıktan farklı gibi görünse de bu alan benim tasarım yöneticiliği kimliğimin doğal bir uzantısı. 2026’da FÖRNİ’yi yeni tasarımcılarla ve yeni koleksiyonlarla büyütecek, uluslararası ölçekte daha görünür kılacak projeler üzerinde çalışıyoruz.
Buna ek olarak, MOBDER’in Skyland HOM’daki A Good Idea:LAB platformu kapsamında da, tasarımcılarla üreticileri ve mimarları bir araya getiren çeşitli etkinlik ve buluşmalar üzerinde çalışıyoruz. Yıl boyunca Türkiye’deki yaratıcı üretimi sanayiye daha doğrudan temas ettiren yeni karşılaşmalar olacak.
Bunların dışında, yakında duyurabileceğim, Türkiye mimarlığını uluslararası bağlama taşıyan birkaç yeni proje daha masada. Kısacası, 2026 şimdiden yoğun, hareketli ve zihinsel olarak da çok besleyici bir yıl olacak gibi görünüyor.


