Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Modern hayatın kaosu ve damarlarımızda gezinen melankoli iç içe geçerken, Doğu felsefesinin kadim bilgeliğiyle zihnimize yön vermenin mümkün olduğunu söylüyor yazar Berrak Yurdakul. Kitabı “Ev Yapımı Bir Paraşüt” vesilesiyle yazarın rehber niteliğindeki sözlerine kulak veriyoruz.
Uzun yıllardır Budizm felsefesi ve pratiği çalışıyorum. Bunun seküler karşılığı olan mindfulness zaten hayatımın içindeydi. Bu kitabı 2013 yılında yazmaya başladım, 2014’te ilk kez basıldı. O dönemde şunu fark ettim: Yakın çevremdeki insanlar bana hep aynı sorularla geliyordu. Dertler farklı gibi görünüyordu ama aslında çok benzerdi. Kimi iş hayatındaki zorlanmalardan, mutsuzluktan şikayet ediyordu, kimi ortada hiçbir sebep yokken hayattan zevk alamadığını söylüyordu. Bağımlılıklarla uğraşanlar vardı. İlişkilerde, çocuklarla ve partnerlerle zorlananlar vardı. Ben de onlara elimden geldiğince destek olmaya çalışıyordum. Ama bir noktada şunu çok net gördüm: Ayrı ayrı gibi görünen bu sıkıntıların aslında ortak bir kökü var. Ve bu köke yaklaşmanın yolu da farkındalık ve şefkat çalışmaları. Budizm bu konularda çok yardımcı olabilecek yöntemler sunar ve bunlardan faydalanmak için Budist olmak katiyen gerekmez. Şöyle düşündüm: Bu yöntemleri herkese tek tek anlatmaya çalışmak yerine yazayım. Her ihtiyacı olan alsın, okusun; yani aslında daha çok paylaşabilmek için bu kitabı yazdım.

Bundan çok emin değilim açıkçası. Evet, bugünkü teknolojinin dikkat süremizi ciddi şekilde kısalttığı söylenebilir. Sürekli bölünen bir dikkat, sürekli uyarılan bir zihin var. Öte yandan şunu da soruyorum: Geçmiş çağlarda insanlar bizden daha mı iyi odaklanıyordu? Daha mı yüksek bir farkındalıkla yaşıyorlardı? Bunu bilemiyoruz, herhalde her çağın kendine özgü zorlukları var. Zihinsel olgunlaşma, kendiliğinden olmuyor. Orada insanın direksiyona geçmesi gerekiyor.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu kitap bir kişisel gelişim kitabı değil. Çünkü kişisel gelişim dediğimiz şey genelde şöyle bir varsayımla başlıyor: Şu an olduğun hâl yeterli değil, ileride daha iyi bir versiyonun bekliyor ve ona doğru gitmelisin. Bu da insanı sürekli gelecekteki o hayalî versiyona doğru koşturuyor. Ve ister istemez, şu an elinde olanı beğenmemeye, itmeye başlıyorsun. Oysa bizim çalışmamız tam tersine, mutlak bir çatışmasızlık, düşmansızlık üzerine kurulu. Kendinle çatışmamak, kendini ikiye bölmemek, bir tarafını isterken diğer tarafını reddetmemek… Biz elimizde ne varsa onunla başlamak istiyoruz. Hayalî bir versiyonla değil. Şu anki hâlinle gerçek bir ilişki kurmak; onu dışlamadan, onunla çalışmak.
Dil meselesine gelince… Evet, daha oyunbaz bir yerden yazmak istedim. Mizahı olan metinleri seviyorum. Okuru sıkmadan, parmak sallamadan, ‘öğreten’ bir yerden değil de, daha çok sohbet eder gibi ilerleyen bir dil kurmak istedim. Zaten kitapta Mama Nono gibi bir figür var; o öğretmen rolünü taşıyor. Benim metinde yapmak istediğim şey, o öğretmenin karşısında oturan öğrencilerden biri olmak. Okurla birlikte aynı sırada oturmak, aynı şeylere bakmak…

Elbette bu kitap bir ‘eve dönüş çağrısı’ olarak okunabilir. Zaten başka nereye gidebiliriz ki? İnsanın dönebileceği tek yer yine kendi evi, yani kendi bedeni, kendi zihni ve kendi kalbidir. Ama işin zor tarafı şu: Her zaman dönmek istediğimiz bir yer olmuyor burası. Zihnimizin içinde zorlanıyoruz, bedenimizi beğenmiyoruz, kalbimiz çoğu zaman kapalı, hatta kendimize bile kapalı. O yüzden gerçek evimize giden yolları bulmakta zorlanıyoruz. Benim vurgulamak istediğim şey şu: Bu yollar aslında yeniden açılabilir. Ama bunun için emek vermek gerekiyor. Yavaşlamak burada devreye giriyor. İnsan kendini tanımadan kendi evine dönemez. Kendini tanımadan evinden ne kadar uzaklaştığını da fark edemez. Ve kendini tanımadan yaşanan bir hayatta derinlik de, anlam da kolay kolay oluşmaz.
Bir şeyi gerçekten tanımak için durmak ve dikkatle bakmak gerekir aslında. Kendimize bakabilmek için durmamız gerekiyor. Dışarıya bakmayı bırakıp bakışlarımızı kendimize çevirmemiz ve uzun uzun izlememiz lazım. Bu, yavaşlamadan yapılması imkansız bir gözlem. İnsan yavaşlamadan odaklanamaz. Odaklanmadan da anlayamaz. Kendini tanımadan ve anlamadan gerçek evine dönemez. Ve gerçek evine dönmeden mutlu olamaz.

Sahte spiritüellik, ego ve gösteriş aslında her çağda vardı. ‘Ego’ dediğimiz şey, zamandan bağımsız bir güce sahip. Gösterme, kendini sergileme ihtiyacı da öyle. Sadece her dönemde farklı kılıklara bürünüyorlar. ‘Spiritüel alan’ dediğimiz şey de her zaman bu tür bir yanılsamaya açık oldu. Hatta belki bu anlamda istismara en açık, en hassas alanlardan biri. Çünkü insan burada gerçekten bir şey ararken, çok kolay bir şekilde kendini kandırabiliyor. Bunun için kullanılan çok isabetli bir kavram var: “Spiritüel Materyalizm”. Bu terimi ortaya atan kişi Budist öğretmen Chögyam Trungpa Rinpoche. Kendisi üzerinde çalışan birinin “Bakın ben ne kadar spiritüelim” deme ihtiyacı doğabiliyor ya da “Daha iyi yoga yapıyorum, daha derinim…” diyebiliyor. Bunlar çok kolay bir şekilde birer üstünlük göstergesine dönüşebiliyor. Hatta bu iş, bir tür para birimine bile dönüşebiliyor. Kim daha uzun oturdu, kimin pratiği daha ‘iyi’, kim daha ‘ileri’… Bunların hepsi aynı tuzağın farklı versiyonları.
Evet ve tehlikeli olan şu: İnsan burada gerçekten ilerlediğini zannederek aslında daha çok kaybolabilir. Benim çalıştığım gelenekte “spiritüel” dediğimiz şey de aslında çok basittir: Zihnine bakmak. Zihninin nasıl çalıştığını anlamaya çalışmak. Bunun pek spiritüel bir tarafı yok, süslü bir tarafı yok. Benim önerim, her insanın kendi zihnine bakarak test edebileceği, deneyip görebileceği pratikler içeren ve bu anlamda bilimsel denilebilecek, nesnel ve rasyonel bir yaklaşım.