Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Açık havada kitap okuyacak mevsime geçiş yaptık! İşte Vogue Kitap Kulübü’nün Nisan 2026 seçkisi...
Okuma listenizi tazelemek için en iyi bahanelerden biri, artık parklarda, açık havada kitap okunacak mevsime geçiş yapıyor olmamız! Mevsim değişirken ruh hâlimiz de biraz değişmiyor mu? İnsan daha hafif daha canlı şeyler okumak istiyor. Bu ayki kitap önerilerim, tam da o karışık ama keyifli ruh hâline eşlik edecek ve bunları çantanızda gezdirip tek oturuşta bitireceksiniz.

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Erkek Nedir Bilmeyen Ben, uzun zamandır Türkçede görmeyi beklediğim kitaplardan biriydi, üstelik İpek Ortaer Montanari’nin incelikli çevirisiyle okumak metni benim için daha da özel kıldı. Roman, kapatılmış ve dış dünyadan koparılmış bir evrenin içinden, çok temel bir sorunun peşine düşüyor: Toplum, kültür, hafıza ve başkaları olmadan yine de insan kalabilir miyiz?
Bu yüzden metni yalnızca distopik ya da feminist bir çerçevede değil, aynı zamanda güçlü bir hümanist sorgulama olarak da okumak gerekiyor. İnsanın anlam arayışı, dünyayla kurduğu derin uyumsuzluk, bedensel hazların keşfi, kişinin kendi bedeniyle temas etmeyi öğrenme biçimi ve bütün bunların ortasında giderek derinleşen kimlik krizi, romanın asıl gerilimini kuran unsurlar hâline geliyor.
Ben biraz da Paul Ricoeur ve Lacan üzerinden bakmak istedim bu metne. (Sayısız okuma yapabilirsiniz, çünkü metin derinleştikçe derinleşiyor. Kesinlikle antisemitizmin ve savaş travmasının gölgesinde okunabilecek bir metin.) Çünkü burada kimlik, sabit ve değişmez bir öz olarak değil; kendimize anlattığımız hikayeler, hafızanın eksik ve kırılgan parçaları, kayıplar ve eksiklikler içinden kurulan bir şey olarak beliriyor. Anlatıcının geçmişle, bedenle ve benlikle kurduğu o tekinsiz ama çok güçlü ilişki, tam da bu yüzden bu kadar etkileyici. Foucault ile bedenin iktidar tarafından nasıl şekillendirildiğine, Bahtin ileyse benliğin ancak başkalarıyla kurulan ilişki içinde oluşabildiğine de vurgu yapıyor bence Harpman. Ve sonunda roman bizi yalnızca “erkek nedir?” sorusuna değil, onun da altındaki daha sarsıcı soruya götürüyor: Bizi gerçekten insan yapan şey nedir?
“Ona karşı hissettiklerimin, yavaş yavaş gelişen bu güvenin, bitmek bilmeyen iltimasın ve onu tekrar görmenin getirdiği bu sevincin kadınların sevgi diye adlandırdığı şey olduğunu ancak şimdi anlıyorum. Ama artık sevecek kimsem kalmamıştı.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Öncelikle, yeni bir yayınevinin aramıza katılması, özellikle de kadın kurucularla yola çıkması bana çok heyecan verdi. Nâra Kitap ile tanıştırmak istiyorum sizi, ben de yeni tanıştım. Çıkış dizisi Komşu ile, aynı coğrafyayı paylaştığımız çağdaş anlatıcılara alan açarken, bizi de yanı başımızdaki hikayelerle daha sahici bir karşılaşmaya davet ediyor. Daha en başından, yalnızca kitap yayımlayan değil; edebiyat aracılığıyla yakın coğrafyalar arasında yeni karşılaşmalar kurmak isteyen bir yerden seslenmeleri çok etkileyici. İlk kitapları Kadınlar Koğuşu Tatlıcılar Kulübü de tam böyle bir karşılaşma duygusu yaratıyor.
Sepideh Gholian, İran hapishanelerindeki kadınların maruz bırakıldığı şiddeti yalnızca belgelemiyor; daha da derine inerek mutfağı, tarifi, birlikte üretmeyi ve paylaşmayı bir hafıza ve direnç alanına dönüştürüyor. Farklı cezaevlerinde karşılaştığı aktivistlerin, sosyologların, öğretmenlerin, siyasi tutukluların ve çoğu zaman hangi gerekçeyle mahkûm edildiklerini bile tam olarak kavrayamadığımız kadınların hikayelerini tariflerle yan yana getiriyor. Gholian’ın onda iz bırakan her ismi bir tatlıyla eşleştirmesi çok etkileyici değil mi? Bu tarifler metinde sadece bir lezzet ya da anı değil; hatırlamanın, birbirine tutunmanın ve insanca yaşama hakkını savunmanın sembolüne de dönüşüyorlar. Tutuklanmasından sonra Gholian’ın susturulma girişimlerine karşı yazıyla verdiği cevap, bu kitabın en güçlü damarı kesinlikle.
“O, arkadaşlıkları dahil her şeyi, insanın içini ısıtmasına veya soğutmasına göre değerlendirebilir.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Albert Cossery, benim için uzun zamandır edebiyatın en özgün seslerinden biri. Mizahı, ironiyi ve derin bir alay duygusunu hiçbir zaman gösterişe kaçmadan kurabilen yazarlardan. Onun metinlerinde, hayatın ağırlığıyla dalga geçen ama bunu yaparken insanı hafife almayan çok özel bir ton var. Bu yüzden Cossery’yi yalnızca güçlü bir romancı olarak değil, aynı zamanda dünyaya başka türlü bakmayı öğreten bir yazar olarak da düşünüyorum ve kesinlikle atölyelerimde de okutuyorum. (Boş zamanlarımda da, hakkındaki belgeselleri izlemeye, podcast’leri dinlemeye çalışıyorum; çünkü hayatı inanılmaz ilginç!)
Ben onu ilk kez Dilenciler ve Kibirliler ile tanıdım. Ardından, çevirmeni Servet Ugan’la Cossery’nin dili üzerine uzun uzun konuştuk. Çünkü Cossery’nin asıl gücü biraz da burada yatıyor, Fransızca yazmasına rağmen metinlerinde Arapçanın ritmini, gündelik konuşmanın canlılığını ve Kahire sokaklarının sesini duyurabilen çok kendine özgü bir dil kuruyor. Kahire’nin yoksul mahallelerinden, kenarda kalmış hayatlarından, görünmez sayılan insanlarından beslenen edebiyatı, klasik anlamda kahramanlarla değil; daha çok anti-kahramanlarla ilgileniyor. Bereketli Vadinin Tembelleri ise çalışmayı reddeden bir baba ile üç oğlunun hayatını anlatıyor. Günlerini uyuyarak, oyalanarak, hiçbir şey yapmamayı seçerek geçiriyorlar. Ta ki en küçük oğlun çalışma fikrine kapılmasıyla bu tuhaf denge sarsılana kadar. İlk bakışta absürd ya da komik görünen bu hikaye, aslında çok daha derin bir yerden işliyor. Çünkü Cossery burada tembelliği sıradan bir miskinlik hâli olarak kurmuyor. Modern dünyanın üretkenlik takıntısına, çalışmayı ahlaki bir zorunluluk gibi sunan anlayışa ve toplumsal düzene karşı sessiz ama radikal bir direniş biçimi olarak düşünüyor. Roman boyunca yalnızca çalışma fikri değil; aile yapısı, iktidar ilişkileri ve kadının toplumsal konumu da ironik bir biçimde açığa çıkıyor.
“Bir insan sana ilerlemeden bahsediyorsa, bil ki seni köleleştirmek istiyordur.”



