Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Farklı katmanlarıyla aşkı yeniden düşünmemizi sağlayan ikonik kitaplar...
Bu ay aşkı yalnızca “romantik hikayelerin” sınırına hapsetmeyen; sevgi, bağlılık, arzu, güven, kırılganlık ve özgürlük gibi katmanlarıyla yeniden düşünmemizi sağlayan ikonik kitapları bir araya getirdim.

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi çoğu zaman saplantılı bir aşkın romanı gibi okunuyor. Oysa kitabın asıl büyüsü, bu saplantının arkasına saklanmış İstanbul panoramasında. Kemal’in Füsun’a dair biriktirdiği her nesne, yalnızca aşkın hatırası değil; aynı zamanda şehrin tüm sınıflarına tutulan bir ayna görevi görüyor: Vitrinlerdeki markalar, ev içi eşyalar, apartman dairelerinin kokusu, Boğaz’ın kıyısında gezinen sınıf farkları...
Romanla beraber müze fikri, kişisel bir hikayeyi kolektif bir arşive dönüştürüyor aslında. Hem romanda hem müzede İstanbul’un belli bir döneminin kültürel kodlarını okuyabiliyoruz. Ahlak kodları, modernleşme hevesi ile muhafazakar reflekslerin ikilemi hepsi bir aşk hikayesi üzerinden bize aktarılıyor. Bu yüzden Masumiyet Müzesi, bir ilişki romanından çok bir İstanbul romanı gibi çalışıyor; çünkü şehrin değişimini Kemal’in hafızası üzerinden okuyoruz.
Kemal’in kendini bulma yolculuğu olarak da görüyorum zaman zaman bu metni. Füsun’un varlığı ise dönemin kadına bakışını, sınıfsal ve cinsel farkları çok net bir şekilde anlatıyor aslında. Kadın bedenini ve hayatını belirleyen görünmez kuralların baskısı buram buram hissediliyor. Üstelik romanın Yeşilçam’la kurduğu ilişki, melodramın hem çekiciliğini hem de tahakkümünü eleştiriyor.
“Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Annemin Uyurgezer Geceleri, Ayfer Tunç’un ayrıntılar üzerinden katman katman yükselttiği o kendine özgü anlatım diline duyduğum hayranlığı bir kez daha hatırlattı. Aynı duyguyu hâlâ en sevdiğim Ayfer Tunç romanı olan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’nde de yaşamıştım.
Romanın en çarpıcı yanı, ilişkilerin çok boyutlu ele alınması, daha karanlık ve daha gerçek yerlerden kurulduğu hissi: Güven ihtiyacı, alışkanlık, susarak sürdürme, bir aileyi ayakta tutma zorunluluğu, utanç, gurur... Kadından kadına aktarılan travmaların sessizliği, yalnızca kişisel bir hikaye olarak kalmıyor; kadının toplumdaki yerine ve Türkiye’nin geçirdiği toplumsal dönüşümlere uzanan güçlü bir sosyolojik bakışla genişliyor. Tam da bu yüzden Ayhan Hanım’ın duruşu beni çok etkiledi.
Şehnaz’ın belleğinden izini sürdüğümüz bu mirasta, Şehnaz’ın hocasına olan bağımlılığı, Esme’nin hayatı, anneannenin suskunluğu, annenin dönemin normlarının çok ötesinde tek başına çocuk sahibi oluşu, kalbini kıran adama dair taşıdığı çelişkili hisler ile aslında sevgi dediğimiz şeyin kimi zaman kırık yerlerimizden, tutunduğumuz güven ihtiyacından ya da bırakmayı göze alamadığımız alışkanlıklardan da kurulabildiğini gösteriyor bize yazar.
“Unutmak insan beyninin hayatı sürdürebilmek için bulduğu en muhteşem çözümdü.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Márai, yarattığı karakterler aracılığıyla duyguları aktarma konusunda nasıl mükemmel bir yazar!..
Hissettirdiği duyguların yoğunluğu ve içsel monologlar, bizi ana hikayeden alıp bambaşka yerlere götürüyor. Yine kırılgan, aldatıcı ilişkilerle sadece bir dostluğun veya evliliğin değil; aynı zamanda bireylerin kendi içsel çatışmalarının da yansımasını görüyoruz.
Romanın çerçevesi aslında çok yalın: Yıllar sonra aynı masada buluşan iki eski dost, tek bir gecede geçmişi didik didik ediyor. Kırılganlık, aldatıcılık, hatta ihanet dediğimiz şeyleri, bir olaydan çok birikmiş bir iç çatışma gibi okuyoruz anlatı boyunca. Márai, ilişkilerin en dramatik anlarını değil; o anlara kadar taşınan küçük, görünmez yükleri gösteriyor aslında ve romanın sonunda insanın kendine bile itiraf edemediği duyguların ne kadar belirleyici olabildiğini fark ediyoruz.
“İnsanın en suçlu olduğu an ille de birini öldürmek için tüfekle nişan aldığı an değildir. Suç daha önce oluşur; suç olan niyettir.”



