Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Sanat tarihçisi Fırat Şenol ile “Beyoğlu Olmasaydı” kitabı üzerine konuştuk.
İstanbul kent belleği üzerine çalışmalar yapan sanat tarihçisi Fırat Şenol’u Ekim 2023’te 212 Fotoğraf Festivali kapsamında düzenlenen ve benim de katılma fırsatı bulduğum Bir Yürüyüş Boyunca Beyoğlu’nu Hatırlamak atölyesiyle tanımıştım. O günden beri de çalışmalarını uzaktan takip ediyordum. Genelde İstanbul, özelde Beyoğlu hakkında dikkat çekici konuşmalar yapan, atölyeler düzenleyen ve çeşitli yayınlarda yazan Şenol’un Kasım 2025’te Masa Kitap etiketiyle bir Beyoğlu kitabı çıkardığını gördüğümde ise oldukça heyecanladım.
Masa Kitap’ın Olmasaydı isimli serisinden çıkan Beyoğlu Olmasaydı, semt hakkında Şenol’un kaleminden çıkan 20 bölümden oluşuyor. Maksim Gazinosu ile başlayan bölümler Beyoğlu’nun ailelerinden eğlence hayatına, pasajlarından Beyoğlu’nun eksantrik karakterlerine dek buraya özgü unsurları tek tek ele alıyor. Kitap bu yönüyle Beyoğlu hakkında öncelikli olarak bilmeniz gerekenleri temiz bir dille sunan bir başvuru kitabı bana göre. Her bir bölümde öğrendiklerinizi sindirmek için zamana yayarak okuyacağınız; ismi geçen sokakları ve yapıları hemen gidip yerinde görmek isteyeceğiniz; not aldıklarınızı araştırırken daha da derin bir bilgi havuzuna dalacağınız bir kitap bu. Yani okuduktan sonra kitaplığınızın rafları arasında unutacağınız değil, pek çok kere elinize alacağınız, satır altlarını bolca çizeceğiniz, okumaktan sayfalarını yıpratacağınız türden bir kitap. Ne de olsa konu, hakkında ne kadar çok şey okursanız okuyun her seferinde yeni bir şey öğrenebileceğiniz, katman katman açılarak size her defasında yeni bir yönünü gösteren Beyoğlu.
“Eğer kent belleğine dair bilincimiz gerçekten gelişmiş olsaydı Beyoğlu’ndaki birçok yapının geçirdiği olumsuz dönüşümün önüne geçebilir ve kimliğini koruyabilirdik” diyen Fırat Şenol ile Beyoğlu Olmasaydı kitabı ve “İstanbul’un belleğini taşıyan bir aynadır” dediği Beyoğlu üzerine konuştuk.

Fırat Şenol
Sanat tarihi eğitimiyle eş zamanlı ilerleyen bir çalışma bütünlüğünde, şüphesiz İstanbul kaçınılmaz oluyor. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik yapan şehrin katmanları da büyük çeşitlilik getiriyor. İlk olarak her ne kadar Bizans dünyasına bir yaklaşımım olsa da özellikle Sanayi Devrimi sonrası değişen dünya sisteminde İstanbul ayrıcalıklı bir yer ediniyor. Yıllar önce baharat yollarının ticari merkezi olan bu yer, Sanayi Devrimi’yle birlikte yeniden canlılık kazanıyor. Ancak burada özellikle Galata rıhtımı önemli bir yer tutuyor. Doğal olarak bu ticareti yapan aileler ve kurumlar Galata’dan dünyaya yayılıyor; evleri, sosyal yaşamları, alışveriş dünyaları ve eğlence biçimleri Beyoğlu’nda şekilleniyor. Beyoğlu’nun bu dünyasının bileşenleri beni fazlasıyla içine çekti.
Ayrıca ben Galata doğumluyum. Yıllardır ailemin iş hayatı burada ve sosyalleştiğim yerler de bu semtte. Kısacası, yaşadığım yeri, nefes aldığım mekanı öğrenme tutkumun bir yansıması olduğunu söyleyebilirim.

Ben yıllardır Beyoğlu üzerine çalışmalar yapıyorum; bunları bir gün kitaplaştıracağımdan emindim, ancak zamanlaması oldukça enteresan oldu. Sevgili dostum Arda Can Özsu ile konuşurken bana artık yazınsal hayata iyiden iyiye girmek gerektiğini söyledi ve aynı gün Masa Kitap’tan bir e-posta aldım. Üst üste gelen bu tesadüfler beni ayrıca tetikledi ve yayıneviyle görüştükten sonra bu kitabı oluşturmaya başladım. Olmasaydı serisi birçok önemli içerikten oluşuyor ve bir durumun olmama ihtimalini ele almak çok daha kıymetli. Beyoğlu bölümünü bana vermeleri ise beni ayrıca mutlu etti. Buradan bir kez daha teşekkür ederim.
Yıllardır birçok anlatım yapıyorum, geziler düzenliyorum evet, ama anlatmak yazmak gibi değil. İtiraf edeyim gerçekten zor bir işmiş. Beyoğlu bölümleri, 11–12 yıldır çalıştığım ve özellikle eğildiğim konulardı. Bunun için evimde iyi bir İstanbul kitaplığı mevcut. Baskısı olmayan dergiler ve kitaplar elimde olduğu için kaynak tarama sürecim oldukça kısa sürdü. Gelişigüzel bir kompozisyon yaratmak yerine hikayeye bir mekan ve bir insan üzerinden başlamak istedim. Ayrıca çok dilli, çok kültürlü bir yapıyı aktarmak, işimi zorlaştırmaktan öte fazlasıyla kolaylaştırdı; böylece süreç kendiliğinden ilerledi diyebilirim.
Sanat tarihi eğitiminde ilk olarak öğrendiğim yaklaşım bu kitaba net bir şekilde yansıdı. Bir kronoloji oluşturmak ve hikayenin kökenini aktarmak her zaman önceliklidir. Burada da ortaya çıkarmak istediğim şeyin tam olarak bu olmasını istedim. Ayrıca mekan ve insan ekseninde inceleme yapmak, kent belleği açısından her zaman benimsediğim bir öncelik olmuştur. Ne tek başına mekan ne de tek başına insan, o ruhu ve çeşitliliği sunabilir. Buradan yola çıkarak başlangıçta Maksim Gazinosu ve Frederick Bruce Thomas üzerinden ilerledim; mekanlardan insanlara uzanan bir güzergâh oluşturdum.
Kitabı yazarken zorlandığım bir bölüm olmadı; çünkü elimde fazlasıyla konu ve kaynak mevcuttu. Ancak kompozisyonu oluşturmak zaman zaman zorlayıcıydı diyebilirim. Bununla birlikte önsöz yazmanın gerçekten zor olduğunu fark ettim; bunu deneyimlemekse fazlasıyla keyifli bir zorluk yarattı.
Yazarken en çok keyif aldığım bölümlerden biri ise Sen Piyer’den Narmanlı Han’a isimli bölümdü. Burada ele almak istediğim mesele, Beyoğlu’nun en eski yapılarından ve önemli kültür-sanat merkezlerinden biri olan Narmanlı Han’ın geçirdiği olumsuz dönüşüm ve aslında kimliğinin elinden alınmasıydı. Kitap “olmasaydı” varsayımı üzerinden ilerliyor. Bu bağlamda Narmanlı Han’ın bugün, belleği silinmiş bir varlık olarak yer edindiğini düşünüyorum. Kısacası Narmanlı Han olmasaydı kentsel hafızayı silen bir yapıdan da söz edilemezdi.

Galata Kulesi, 19. yüzyıl, Abdullah Freres, Albümin gümüş baskı. Fotoğraf: Sepia Times/Universal Images Group via Getty Images
Elbette oldu. Şaşırmak en güzel hazlardan biridir ve Beyoğlu da fazlasıyla şaşırtıcıdır. Kitabı yazarken Beyoğlu’nu gezmek ve etrafı gözlemlemek ayrıca keyif verici oldu. İşte tam da bu gezilerden birinde, yapılarda yer alan mimar isimlerinin yazım biçimlerinin zaman içinde giderek daha estetik bir forma büründüğünü görmek beni fazlasıyla şaşırttı.
Ayrıca kitapta yer almasını istediğim, ancak daha geniş bir çerçevede ele alma düşüncesiyle ileri bir tarihe ertelediğim bir bölüm daha var: Beyoğlu’nun gastronomisi. Burada karşıma çıkan birbirinden farklı yeme-içme kültürleri benim için yeni ve oldukça keyifli bir keşif oldu diyebilirim. Umuyorum ki bir yıl içinde bu konuya dair üretimler gerçekleştireceğim.
Beyoğlu’nun Yüzleri bölümü, benim en keyif aldığım ve ileride kesinlikle daha geniş bir çerçevede yazmayı planladığım bir bölüm. Birçok insanla görüşüyor, fikir alıyorum; ancak öncelikle tarihsel süreci netleştirmem gerekiyor. 1870–1970 aralığını aktarma arzum var; fakat ailemin de 1990’larda burada yaşarken karşılaştığı karakterleri düşününce iştahım kabarıyor ve kafam karışıyor.
Her gün yürüdüğüm ve yaşadığım yer olan Beyoğlu’nda birçok yüz tanıdım, birçok insanla karşılaştım. Günümüzde de Beyoğlu’nun yüzleri var, evet; ancak pek çoğumuz yanlarından geçerken bu karakterleri fark etmiyoruz. Sahaflar, seyyar satıcılar, yıllardır sistemin tüm olumsuzluklarına rağmen ayakta kalabilen esnaflar... Doğrudan isim vermem gerekirse; Galip Dede Caddesi’nde Yaba Yayınları; yine aynı cadde üzerinde tarçından kolyeler ve bileklikler yapan Murat Abi; dükkânını artık pek açmayan, şapkalarıyla meşhur Madam Katia ve Mis Sokak’taki Umay Kundura ilk aklıma gelenler.
Enteresan ama gerçekten öyle; yaklaşık her yirmi senede bir dönüşüm gözlemlenebiliyor. Tabii burada siyasi iklimin etkilerinin oldukça fazla olduğunu söyleyebilirim. Şu an yaşanan devinimi ise olumlu buluyorum. Özellikle Galatasaray Lisesi ve Tünel Meydanı çevresinde, Meşrutiyet Caddesi ile Asmalımescit civarında fazlasıyla olumlu dönüşümler yaşanıyor. Birçok eğlence mekanı açıldı; ancak burada kastettiğim yalnızca sokaklarda insanların eğlenmesi değil. Aynı zamanda kültür-sanat alanında da pek çok kurum yeniden Beyoğlu’na geri dönüyor. Bu dönüşüm sadece özel kurumlardan ibaret değil; insanlar artık bağımsız bir şekilde oluşturdukları gruplarla da bu anlayışı Beyoğlu’na yansıtıyor.
Evet, çok haklısın. İstanbul hakkında birçok atölye ve konferans düzenleniyor ki bu da oldukça olumlu bir gelişme. Dizi ve sinema sektöründe de İstanbul’un geçmişine dair bir hikaye yakalanmaya ve aktarılmaya çalışılıyor. Ancak bu ilginin artması zaman zaman olumsuzluklara da yol açabiliyor diye düşünüyorum. Özellikle sosyal medya platformlarında İstanbul’u ve mekanlarını aktaran içerikler o kadar yanlış olabiliyor ki bazen fazlasıyla şaşırıyorum. Üstelik bu duruma birçok insan gözleri kapalı inanıyor. Üretilen içerikler ciddi ölçüde yanlış bilgilerle dolu olmasına rağmen artmaya devam ediyor ve ne yazık ki bazı kurumlar tarafından da destekleniyor. Bu ilginin artmasını tarih, bellek ve kent bilincimizin gelişmesi olarak yorumlayamıyorum; daha çok bir tüketim ağı olarak görüyorum. Eğer kent belleğine dair bilincimiz gerçekten gelişmiş olsaydı Beyoğlu’ndaki birçok yapının geçirdiği olumsuz dönüşümün önüne geçebilir ve kimliğini koruyabilirdik.
Beyoğlu bir kuruma değil, insanlara aittir. Öncelikle bunun bilincinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Beyoğlu’na dair alınacak kararlar yalnızca bir kurum tarafından değil, burada yaşayan ve var olan insanlardan çıkmalıdır. Bunun için de insanlara bu bilincin aşılanması gerekiyor. Acil bir konu olaraksa belleğe dair hikayeyi aktarmak ve ona sahip çıkmak önem kazanıyor.

Mutlulukla önerebilirim: İlki Brendan ve John Freely’nin Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi kitabı. İkinci olarak Said Naum Duhani’nin Eski İnsanlar, Eski Evler kitabı ve Sula Bozis’in İstanbullu Rumlar kitabını önerebilirim. Elbette Fikret Adil, Jak Deleon, Nur Akın, Rinaldo Marmara ve Giovanni Scognamillo gibi yazarların yeri de ayrı.
Sanıyorum bunun cevabını yukarıda verdim, ancak biraz daha genişletmem gerekirse: Gastronomi kısmı bence kesinlikle ele alınması gereken bir konu. Burada yalnızca sofraları değil, insan ve mekan hikayeleri üzerinden ilerleyebileceğim bir kurgu planlıyorum. Ayrıca kitabın içinde yer alan Beyoğlu’nun Yüzleri bölümü ayrı bir kitap olarak ele alınacak. Şu aralar üzerinde çalıştığım ve kitaplaştırmayı planladığım başka konular da var; ancak bu sefer yalnızca Beyoğlu üzerinden değil, genel anlamda İstanbul’u kapsayacak şekilde genişleteceğim ve seri hâlinde basılacak bir dizi olmasını planlıyorum.



