Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Kadınların sesine, deneyimine ve direncine yaslanan, dünyayı başka bir yerden görmemizi sağlayan kadın odaklı okumalar...
Mart ayı benim için takvimde sadece bir ay değil, ruh hâlinin de mevsim değiştirdiği o eşik. Kışın ağırlığını geride bırakmadan, kendimizi adım adım baharın hafifliğine hazırlıyoruz. Bu yüzden mart okumaları bana hep geçiş duygusunu hatırlatıyor. Eskiyle yeninin, içe dönüşle dışarı açılmanın aynı anda var olduğu bir aralık. Tam da bu aralıkta, 8 Mart’ın hatırlattığı yerden bakmak istedim. Bu ay listemi kadınların sesine, deneyimine ve direncine yaslanan, dünyayı başka bir yerden görmemizi sağlayan kadın odaklı okumalara ayırdım.

Okuduğum en tekinsiz ama en ilginç metinlerden biri Kurtarma Mesafesi. Bu vesileyle Samanta Schweblin ile de tanışıp dilimize çevrilen tüm kitaplarını okumaya başladım! İsmini anne-çocuk arasındaki bağdan alan roman; annelik rolünü görünmez bir bağ, sürekli tetikte duran bir iç ses, çocuğuna bir şey olacak korkusuyla ölçülen bir mesafe olarak ele alıyor. Başta anne ile çocuk arasında güven veren bir ip gibi hayal ettiğimiz şey, sayfalar ilerledikçe gerilen, daralan ve ikisini de nefessiz bırakabilen bir gerilim hattına dönüşüyor. Schweblin, anneliği romantize etmek yerine anne figürünü hem sorunların kaynağına en yakın hem de o sorunların altında ezilen kişi olarak kuruyor. Bu nedenle okuduğumuz kurmaca atmosfer bir anda gerçeklik hissine dönüşüyor.
Aynı zamanda metin sırtını ekolojik bir felakete yaslıyor. Doğa burada dışarıda, uzakta bir dekor değil; insanın yol açtığı çevresel dengesizliğin, kirlenmenin ve ekokırımın tam ortasında, gündeliğin içine sızmış bir tehdit. Schweblin’in korkuyu bir araç olarak seçmesi de bu yüzden, normallik yavaş yavaş yer değiştiriyor ve asıl dehşet ne olduğunu tam olarak bilemememizden doğuyor.
“Yanına koşup ona sarıldım. Öyle sıkı sarıldım ki, Amanda, öyle sıkı sarıldım ki dünyada hiçbir şey ya da hiç kimse onu benden ayıramazmış gibi hissettim.”

Nobel sonrası hepimizin daha çok konuştuğu Han Kang’ın benim için en etkileyici metnidir Vejetaryen. Kadın bedenine bakışı vurucu ve rahatsız edici şekilde ele alan nadir kitaplardan biri. Han Kang’ın 2016’da Uluslararası Man Booker Ödülü’yle dünyaya açılan bu incecik romanı, üç parçalı bir drama-novella gibi ilerliyor ve her bölümde anlatıcı değişiyor. Ama merkez hiç değişmiyor: Yeong-hye’nin bedeni ve o bedene dair söz hakkı.
Yeong-hye’nin bedeninin kontrolünü eline alma çabası, toplum baskısı, ataerkil düzen ve şiddet... Yeong-hye’nin iç dünyasına neredeyse hiç giremiyoruz anlatı boyunca, o “hayır” dedikçe çevresindeki erkekler tarafından uygulanan şiddet biçim değiştirerek geri dönüyor. Aslında, Yeong-hye’nin et yemeyi reddedişi bir yandan çok kişisel. Bir rüyanın, bir travmanın, bir bedenin isyanı ama bir yandan da fazlasıyla politik. Kimin normal sayıldığına, kimin akıl sağlığının sorgulandığına, kimin bedeninin herkesin ortak malıymış gibi görüldüğüne dair sert bir soru.
“Aradığı şey daha sakin, daha gizli, daha büyüleyici ve derin bir şeydi.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Hint-Amerikalı yazar Jhumpa Lahiri’nin edebiyatı, her zaman aidiyet, yabancılaşma, göç, sessizlik ve aile içi mesafe temaları etrafında geziniyor. Lahiri bir yandan da tarihsel kırılmaları arka planda tutuyor. Yazarın çokdilli ve çokkültürlü oluşu bence metinlere müthiş bir tat katıyor. Olduğum Yer, benim yazarla tanışma kitabımdı. Birçok kişiye önermişimdir bu kitabı. Bence aidiyet ve kadın olmak üzerine; dille, mekanla, kimlikle oynadığı oldukça şiirsel bir metin.
Roma Hikâyeleri’nin tadı damağımda kaldı. Lahiri’nin İtalyanca eserlerinde odak göç ve diasporadan daha varoluşsal ve mekansal yabancılaşmaya kayıyor. Bu yüzden de Roma yalnızca öyküleri birbirine bağlayan bir zemin değil, varlığını sürekli hissettiren, neredeyse başlı başına bir karakter hâline geliyor. Şehirlerin anlatının bir karakteri olduğu metinlere ayrı bir zaafım var. Irkları ve etnik kökenleri bilinçli bir tercihle açıkça belirtilmeyen, ancak gündelik ayrıntılar aracılığıyla bize sezdirilen isimsiz karakterler üzerinden ayrımcılık ve yalnızlık anlatılarıyla karşılaşıyoruz. Özellikle ilk bölümde kırsalda babasıyla birlikte bir misafir evi işleten ve babası bir nefret suçu sonucu konuşma yetisini kaybetmiş kızın hikayesi beni çok etkiledi.
“Derin anılar derede yansıyan sonsuz kökler gibidir, sonu gelmeyen bir taklittir. Yine de her anlatı her hayat gibi sadece belli bir noktaya kadar sürer.”



