Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Önümüzde pek çok tatil fırsatı varken; valize, çantaya atılacak ya da kahveye eşlik edecek ve bir solukta okunacak kitapları seçmenin tam zamanı!
Mayıs ayı sanki biraz yavaşlamak, aralara küçük kaçamaklar sıkıştırmak ve kitaplara daha çok alan açmak için gelmiş gibi. Önümüzde tatiller, uzun hafta sonları, bahar planları varken; valize, çantaya atılacak ya da kahveye eşlik edecek ve bir solukta okunacak kitapları seçmenin tam zamanı!

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Yazar Neslihan Önderoğlu ile üzerine saatlerce sohbet ettiğimiz, tüylerimi diken diken eden bir roman Cüret. Birbirine değen hayatların ve aynı kırılganlığın içinde sıkışmış üç karakterin; Resul, Gül ve Oğuz’un hikayesini anlatırken yazar bizi aslında 21. yüzyılın en yakıcı meselelerine doğru çekiyor. Roman boyunca zaman doğrusal akmıyor, geçmiş ve travmalar bugünün içine sızıyor. Gül’ün bir eve ait olamayan varlığı, Oğuz’un bedenine yüklenen eksiklik ve Resul’un yasla askıda kalmış hayatı, romanın merkezinde dolaşan “öteki olma” hâlini derinleştiriyor.
Kitabın adı, yalnızca cesaretten değil; sınırı aşmaktan, kendine izin vermekten ve bazen bedeli ağır olan seçimler yapmaktan geliyor. Sevmeye, kalmaya, gitmeye, yüzleşmeye ya da susmamaya cüret eden karakterler, aynı zamanda toplumun görünmez şiddetini de açığa çıkarıyor.
“İnsan en çok korktuğunun kisvesine yaklaşıyor demek, zaman geçtikçe korktuğu şekle bürünüyor.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Emi Yagi’nin Boşluğun Güncesi kitabı, oldukça yalın bir dille, absürd bir fikrin içinden son derece tanıdık bir toplumsal gerçeği çekip çıkarıyor. Kadının ancak belli rollere yerleştiğinde, özellikle de annelik ihtimaliyle çevrelendiğinde görünür hâle gelmesi meselesini romanın merkezine alarak, toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir eleştiri sunuyor. Romanın satirik tonu bence bu konuyu daha da görünür kılarak; modern iş yaşamının, toplumsal cinsiyet kalıplarının ve kadın bedenine yüklenen anlamların ne kadar kırılgan ama bir o kadar da ısrarcı olduğunu gösteriyor. Shibata’nın sahte hamileliği, bireysel bir yalan olmaktan çıkıp toplumun gerçeklerini açığa çıkaran tuhaf bir aynaya dönüşüyor.
Bu roman bana Sayaka Murata’nın Kasiyer’indeki toplumsal normlara uyum baskısını da hatırlattı.
“Aslında bölüm şefi ve diğerlerinin aşk hayatım ve olası evliliğim hakkında sorular sormak için fırsat kolladığını biliyordum. Bataklık bataklıktır. Çok derin olmayanı bile tuhaf kokar.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
İlk romanlar beni her zaman ayrı bir heyecanlandırır. Bu yüzden Son Göz Ağrısı’nı elime aldığım gibi başlayıp bitirdim. Bu metinde yalnızca bir hikaye değil, aynı zamanda genç bir yazarın kendi sesini kurma çabasını da okuyoruz. Biçimsel olarak dikkat çekici; tekrar eden cümleler ve ritmik yapı bir yandan şiirselliği güçlendirirken, diğer yandan karakterin içinde bulunduğu kültürel ve varoluşsal sıkışmayı daha görünür kılıyor. Annie Ernaux etkisi hissedilse de Daas, anlatısını daha politik bir zeminde kurarak bireysel deneyimi toplumsal çatlaklarla birlikte düşünmeye açıyor.
Roman, Fransa ile Cezayir, Doğu ile Batı, aile ile birey, inanç ile arzu arasında bölünen bir benliğin hikayesini anlatıyor. Bu bölünmüşlük hâli, metin boyunca tekrarlar ve içe dönüşlerle derinleşirken, ortaya sürekli kendine geri dönen ve kendini yeniden kurmaya çalışan bir özne çıkıyor. Bu yönüyle metni yalnızca bir kimlik arayışı olarak değil; ait olamama, yerleşememe ve hep “dışarıda kalma” hissinin güçlü bir edebi ifadesi olarak okumak mümkün.
“Çünkü her zaman yanda olmak zor geliyor; diğerlerinin yanında bir yerde olmak ama asla onlarla olamamak... Kendi hayatının bile dışında, hayatın dışında, uzayda kalmış gibi.”



