Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


“Her şey frekanstır” söylemini spiritüel bir klişeden çıkarıp bilimsel bir zemine oturtan Büşra Nazlan Üregül, bedenle kurduğumuz ilişkinin görünmeyen katmanlarını anlatıyor. Seslerden renklere, bastırılmış duygulardan günlük ritüellere uzanan bu yolculuk, farkındalığın aslında ne kadar somut olabileceğini hatırlatıyor.
Bazı fikirler vardır; yıllar içinde, fark etmeden içimize yerleşir. Büşra Nazlan Üregül’ün frekans, bilinç ve beden üzerine kurduğu düşünce dünyası da böyle bir yerden doğuyor. Çocuklukta duyulan cümlelerin, yıllar içinde yapılan okumaların ve alınan notların birikimiyle şekillenen bu yaklaşım, “her şey titreşir” fikrini sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir gözlem alanı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Üregül ile konuşurken, frekansın yalnızca teorik bir kavram olmadığını; dinlediğimiz müzikten seçtiğimiz renklere, bastırdığımız duygulardan kurduğumuz ilişkilere kadar hayatın en gündelik anlarına sızdığını fark ediyorsunuz. Bu sohbet, görünmeyeni anlamaya çalışırken aslında kendimize biraz daha yaklaşmanın yollarını arıyor.
Sanırım bu biraz hayat felsefesi ile ilgili… Ben frekans, kuantum fiziği, bilinç ve parapsikoloji gibi konuların çok fazla konuşulduğu ve üzerine tartışıldığı bir evde büyüdüm. Ve bütün hayat felsefem bu araştırmalar ve okumalar üzerine kurulu oldu. Özellikle anneannem frekans, enerji, bilinç ve reenkarnasyon konularıyla yakından ilgiliydi. Bana bebekliğimden bu yana her şeyin bir frekansı olduğunu, bitkilerin, ağaçların, dünyanın ve sonsuz evrenin bir titreşimi olduğunu söylemişti. Evde anneannem, annem ve kız kardeşim vesilesiyle sıkça maruz kaldığım bu konuları kendimi bildim bileli araştırdım. O yüzden spesifik bir an vardı diyemem. Her şey iç içe ve akışkandı… Tıpkı nefes almak ve var olmak gibi. Daha sonrasında yıllarca süren notlar almaya başladım. Ve en sonunda da bu kitap ortaya çıktı. Fakat elbette frekans üzerine söylenecek daha birçok söz ve sayısız araştırma var. Kitap, frekansı hiç bilmeyenler ve bu konuya ilgisi olanlar için bir “ilk adım” diyebilirim.
Bunun spiritüel bir söylem gibi kulağa çalınması aslında tamamen yaşadığımız dönem ile alakalı. Kişisel gelişim denen şey, aslında sosyal medyada gördüğümüz kadar yüzeysel değil. Tamamen Budizm ve Sufizm’e dayanan bir inanış… Frekans ve titreşime dair ilk sistematik çalışmalar Galileo Galilei imzalı. Ve bahsedilen dönem, 1600’lerin başı. Dönem ilerledikçe bu konuda gelişmeler kaydedildi. Marin Mersenne 1636’da kaleme aldığı Harmonie Universelle adlı eserinde sesin frekansını hesapladığını ortaya koydu. Yani frekansı matematiksel olarak formüle etti. 1865’te ise James Clerk Maxwell elektromanyetik dalgaları teorik düzeyde tanımladı. Heinrich Hertz bu dalgaları 1888’de laboratuvar ortamında deneysel olarak kanıtladı. Bugün kullandığımız frekans birimi “Hz” de bu nedenle onun isminden gelir. Biraz daha ilerleyip kuantum fiziğine gelirsek Max Planck’tan söz edebiliriz. Planck, 1900 yılında enerjinin frekansla doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koydu. E = hf formülü kuantum fiziğinin doğuş ânı olarak kabul ediliyor. Bilim tarihi, frekans ve kuantum fiziği alanında epey güçlü yani. Bu sadece spiritüellikle alakalı değil. Bu yaşamın kendisi.
Kitapta sanat tablolarının, bitkilerin, renklerin ve müziğin frekans dalga boyları var. Aslında tüm gün frekansımız ve yaydığımız titreşim değişir. Bunun nedeni duygularımız ve hislerimizdir. Üzgün olduğumuzda daha düşük frekans yayarız, neşeli ve özgüvenli olduğumuzda daha yüksek… Ve bu yaydığımız titreşime göre etrafımızdaki olaylar ve kişilerle senkronize oluruz. Ses ve renk de aslında aynı prensibe dayanır: Titreşim. Günlük hayatta bunu fark etmek sandığımızdan çok daha kolay. Örneğin müzik dinlediğimizde, bazı frekanslar bizi sakinleştirirken bazıları enerjimizi yükseltir. Düşük frekanslı, yavaş ritimli sesler sinir sistemini yatıştırırken; daha yüksek frekanslı ve hızlı ritimler bedeni harekete geçirir. Benzer bir şey gebe anne ve bebek arasındaki ilişki için de geçerli… Bebeklerin anne sesiyle neden bu kadar hızlı sakinleştiği de 'frekans'la açıklanıyor. Anne sesi belirli bir frekans aralığında ve ritimde olduğunda bebeğin sinir sistemi bunu tanıyor ve gevşiyor. Renk frekanslarını ise duygusal olarak sürekli deneyimliyoruz. Araştırmalar kırmızının kalp atışını ve tansiyonu gerçekten artırdığını gösteriyor; bu yüzden fast food restoranları kırmızı kullanıyor ya da alarm ışıkları kırmızı. Mavi ise daha düşük frekanslı olup sinir sistemini sakinleştiriyor; hastane ve ofislerde bu yüzden tercih ediliyor. Bunu somut olarak deneyimlemenin en basit yolu, gün içinde kendinize küçük gözlem alanları açmak. Örneğin; aynı ortamda farklı müzikler dinleyip bedeninizin verdiği tepkileri fark etmek ya da farklı renklerin hakim olduğu bir ortamda bulunulduğunda ruh hâlinin nasıl değiştiğini gözlemlemek. Aslında dikkat ettiğimiz zaman, bu frekanslarla zaten sürekli etkileşim içinde olduğumuzu farkederiz. Benim için bu konunun en çarpıcı tarafı şu: Dışarıdan aldığımız bu titreşimler, iç dünyamızla sürekli bir diyalog hâlinde. Yani maruz kaldığımız sesleri ve renkleri bilinçli seçmek, dolaylı olarak kendi iç dengenizi de seçmek anlamına geliyor.
Elbette ki hastalıklar… Kronik olsun ya da olmasın, bedenin hastalanması bastırılmış duygularla ilişkilidir ve elbette sahip olduğumuz kök inancımızla… Psikosomatik tıbbın uzun süredir öne sürdüğü şey şu: Belirtiler, bedende görünmeden önce sinir sisteminde ve duygusal hafızada başlıyor. Bunu da bilimsel verilerle açıklamam gerekirse, sizi 1990’lara götürmem gerekir. Bu alandaki en önemli isimlerden biri olan Bessel van der Kolk’un travma ve beden üzerine yaptığı araştırmalar, bastırılmış duyguların beyinde ve bedende somut izler bıraktığını gösterdi. 2014'te yayımlanan The Body Keeps the Score (Beden Kayıt Tutar) adlı kitabı bu araştırmaların özeti niteliğinde ve dünyada milyonlarca satarak tıp tarihinin en çok okunan kitaplarından biri hline geldi. Temel tezi şu: Travmatik ve bastırılmış duygular bilinçten silinse de sinir sisteminde, kas dokusunda ve organlarda kodlanmış olarak kalıyor. Hans Selye ise 1930'larda stres tepkisini ilk tanımlayan kişi oldu ve kronik stresin organları fiziksel olarak tahrip ettiğini kanıtladı. Bastırılmış duygular kronik bir stres tepkisi yaratıyor yani bu bulgular doğrudan birbiriyle bağlantılı.
Kitaplarını okumaktan büyük keyif aldığım Bruce Lipton… Lipton, hücre biyolojisi üzerine yaptığı çalışmalar ve ardından ortaya koyduğu epigenetik araştırmalarla, duygusal stresin gen ifadesini değiştirebildiğini ortaya koydu. Yani bastırılmış duygular sadece psikolojik değil, moleküler düzeyde de iz bırakabiliyor.
Daha bu konuda yapılan pek çok araştırma var. Siz de hasta olduğunuz dönemleri, hastalığın nerede başladığını, öncesinde ne yaşadığınızı düşünün… O zaman derine inmeniz ve çözmeniz daha da kolaylaşacaktır.
Hastalıklar, keder, üzüntüler ve kendimizi boş yere hırpalamamızın bitmesini umut ederim. Kişi önce kendinin farkında olup, önce kendini sevmeli. Siz kendinize değer verdiğinizde titreşiminiz yükselir ve benzer titreşimde olan olayları ve durumları kendinize çekersiniz. Algınızın sınırsız olduğunu kabullenin. Dileklerinizde ve dualarınızda cömert olun. Negatif kök inançlarınızı değiştirin. Evrenle konuşun. Mutlaka cevap size gelecektir. Yaşamın farkında olun, nefes aldığınızın farkında olun, şükredin. Kendiniz için her zaman en iyisini isteyin. İnsan bedeninin bir frekanstan ibaret olduğunu ve titreşimimiz neyse onun benzerini hayatımıza çektiğimizi unutmayın. Eğer bunu bilirseniz kendi hayatınızın kontrolünü elinize almış olursunuz. Sizi negatif hissettiren, aşağı çeken ve üzen her türlü durumdan, olaydan, kişiden korunun. Siz güçlü ve değerlisiniz. Tüm okuyucuların bu kelimeleri bilmesini ve hayat felsefesini bu yönde yenilemesini umarım.
Ben tek başına kalmayı çok severim. Garip bir düzenim vardır. Klasik müzik beni her zaman rahatlatır. O yüzden tek başıma klasik müzik konserlerine giderim. Parkta yürüyüş yapmak, kitapçıları gezmek, farklı boya kalemleri almak, oyuncak mağazaları… Bunların her biri kendimi iyi hissetmemi sağlar. Zor dönemlerden geçtiğimde, ki bu pek çok zaman oluyor; işte o zaman nefes egzersizi yaparım. Derin nefes alıp nefesime odaklanırım. Ve her şeyin -iyi ya da kötü- bir gün geçeceğini bilirim. Bu beni her zaman ayakta tutar.
Kendinize iyi gelen şeyi yapabilmeniz için önce kendinizi tanımanız gerekir. Kendinizi tanımak için de tek başınalık mükemmeldir. Tek başınıza kalmaktan korkmayın. Boş kalabalıklardansa kendinize bir yürüyüş yaptırın, güzel bir film izletin ya da sıcak bir kahve ısmarlayın. Ve derin nefes almayı, her zaman iyi düşünmeyi alışkanlık hâline getirin. Unutmayın ki ne düşünürseniz o gerçekleşir. Dikkatinizi neye verirseniz, o büyür. Tıpkı Thomas Young’ın Çift Yarık deneyi gibi... Bir gözlemci olarak iyi şeylere odaklanın.