04 Temmuz 2015

Düğün Elbisesi Sendromu

YAZI: SEDA YILMAZ

Kız arkadaşlarım bana “Bu yaz katılacağım beş düğün daveti var. Ne giysem” sorusunu yönelttiklerinde düğün maratonunun başlangıç düdüğü çalıyor. Mağazalar geziliyor, elbiseler deneniyor. Nedense bir önceki yaz alınan elbiseler gardıropların derinliklerinde kaderlerine terk ediliyor. Çünkü her düğünde “yeni bir kadın” olmak gerekiyor. Arkadaşlarımın sordukları bu masum görünen soru, ilk defa bu sene bende başka türlü bir yankı uyandırdı. Düğünde giyilecek olan elbiseye bu kadar anlam atfedilmesinin sebebi nedir acaba? Birkaç saatlik bir etkinlik için neden onca çaba sarf ediliyor? Yaz boyunca her düğüne aynı elbiseyle katılmak söz konusu olamaz mı? Erkeklerin üzerlerine takım elbiselerini geçirip gittikleri düğünler için giyinmek nasıl oluyor da biz kadınlar için bu kadar mühim bir mesele halini alıyor?

Klinik psikolog ve psikanalist Elise Ricadat ve Lydia Taieb, kaleme aldıkları Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok adlı kitapta giyinmeyi oynamakla özdeşleştiriyorlar. “Eğer küçükken her kadın bebeklerini giydirerek oynadıysa yetişkinliğe erdiğinde giyinmek oyuncu bir yaratıcılıkla kendisini iyi hissetmesine, artık kadın olan bedenini, sürekli evrim halinde olan bedenini anlamlandırmasına izin verir. Bazı kadınlar için giysi, kadınlığın işbirlikçisi, insanın başkalarına göndermeyi arzuladığı kendi imajının yaratıcı bir ifadesiyse de, diğerleri için işler farklıdır. Giyinmek artık bir oyun değildir, kadınları kadın olanın evreninden dışlanacakları korkusuyla aksine davranmanın yakışık almayacaklarını düşündükleri bir kapana kıstırır.”

 

15-07/03/wedding-party-1435939560.jpg

Sex and the City


Giyinmek oyun olmaktan çıktığında giysilere, olması gerekenden fazla anlam yükleniyor. Düğüne giyilecek elbiseye hayat memat meselesi gözüyle bakmak buna örnek gösterilebilir. Bitmek tükenmek bilmeyen elbise arayışı, aslında kadının kimliği ve varoluşuyla ilgili başka arayışlarının üzerini örtüyor. Bulunacak elbisenin bir boşluğu dolduracağı sanılıyor fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Tek bir elbisenin kişiye aradığı kadınlığı bahşetmesi tabi ki mümkün değil.

Ricadat ve Taieb, “Üzerime giyecek hiçbir şeyim yok” cümlesinin kadınlığın yolunu kaybettiğinin göstergesi olduğunu öne sürüyor. “Burada artık ne yazık ki oynamak değil, gerçek bir kimliksel zorluğa karşılık vermeye çalışmak söz konusudur. Giysi arayışı, burada farklı derecelerde kadınlığın bir acısına, bir varoluş acısına, kendilik imajının kırılganlığına işaret eder. Giysi, yokmuş gibi algılanan bir beden üzerinde içsel bir boşluğu saklamaya çalışarak kadın olarak kendini ifade etmenin tek yolunu oluşturduğunda, kadın kimliğinin oluşumunda bir kusur olduğunu anlamak gerekir.”

Giysilerle var olmak

Alınan her düğün davetiyesiyle birlikte “Ne giyeceğim” diye düşünmeye başlayan kadın için elbise bulmaya çalışmak bir kaygı kaynağına dönüşebiliyor. Çünkü “o” elbisenin, perinin sihirli değneği misali bir etkisi olacağına inanıyor. Kadın, kendisini baştan yaratacağına inandığı elbiseyi bulma ümidiyle mağaza mağaza dolaşırken aradığı elbise mi, yoksa kendisi mi acaba? Kendini ararken iç dünyasına dalmak yerine neden mağazalara koşmayı tercih ediyor? Oysa yalnızca içine dönerek kadınlığı ve kadın kimliği hakkında fikirler toplayabilir.

Bu noktada, “Kadın süslendiği zaman ben’ini kendi eliyle seçip yarattığını sanır” diyen Simone de Beauvoir’ı hatırlayalım. Bu tür bir yanılsama içerisinde kimlik ve varoluş, giysiler üzerinden tanımlandığında tehlike çanları çalıyor demektir. Düğünde giyilmek üzere seçilen elbise kimliğin tamamlayıcı olabilir pekâlâ. Fakat sadece o elbiseyle üzerinize bir kimlik geçirebilmeniz mümkün olmaz.

Ricadat ve Taieb, kadınlığın içsel ve kendine has duygusunu temsil eden giysilere yatırım yapılmasından yanalar. Her kadının varoluş yolculuğunda yapacağı keşifler bu giysilerin bulunmasına yardımcı olacaktır elbette. Mesele, kimliğinizi tamamen giysilerin eline teslim etmemek.

 

ETİKETLER: DÜĞÜN , ELBİSE , SENDROM , 2016WEDDİNG , VOGUEWEDDİNG