Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Doomscrolling’in yarattığı dijital yorgunluğa tepki olarak yükselen bloomscrolling, sosyal medyayı bırakmak yerine onu nasıl kullandığınızı yeniden düşünmeyi öneriyor.
Telefonunuzu elinize alıp yalnızca birkaç dakika geçirmek üzere açtığınız sosyal medya uygulamasında, aradan yarım saat geçtiğini fark ettiğiniz anları düşünün. Bir haber, ardından başka bir haber, bir tartışma, yorumlar, yeni bir kriz, başka bir kriz derken, ekranın başından ayrıldığınızda başladığınızdan daha huzursuz hissetmeniz artık tanıdık bir dijital deneyim. Sosyal medyanın günlük hayatımızdaki yeri büyüdükçe, yalnızca ne kadar zaman geçirdiğimiz değil, bu zamanın bize ne yaptığı da bir mesele haline geliyor.
Tam bu noktada son dönemde daha fazla konuşulmaya başlayan bir kavram devreye giriyor. Bloomscrolling, sosyal medya akışını kaygı, öfke ve tükenmişlik yaratan içerikler yerine ilham veren, sakinleştiren, merak uyandıran ve bağlantı hissi yaratan içeriklerle bilinçli olarak şekillendirme fikrine dayanıyor. Kavram, doomscrolling’in doğrudan karşılığı olarak kullanılıyor. Buradaki temel fikir, sosyal medyadan uzaklaşmak değil. Tam tersine, zaten her gün içinde bulunduğumuz bu dijital alanın nasıl bir deneyime dönüşeceği üstünde daha fazla kontrol sahibi olabilmek.
Doomscrolling sırasında kullanıcı çoğunlukla akışın peşinden gidiyor. Endişe verici bir haber, öfkelendirici bir paylaşım veya rahatsız edici bir görüntü dikkati çekiyor ve bir sonraki içeriğe geçiliyor. İçerikten hoşlanmasanız bile izlemeye, okumaya veya yorumlara bakmaya devam edebiliyorsunuz. Böylece sosyal medya kullanımı bilinçli bir tercihten çok otomatik bir davranışa dönüşebiliyor.
Bloomscrolling ise bu otomatikliği kırmayı hedefliyor. Size ne gösterildiğini yalnızca kabul etmek yerine, ne görmek istediğinizi belirlemenizi öneriyor. Sizi sürekli öfkelendiren bir hesabı takip etmek yerine sessize almak, kendinizi başkalarıyla kıyaslamanıza neden olan içerikleri azaltmak, ilginizi çeken konularda yeni hesaplar keşfetmek ve gerçekten faydalı bulduğunuz içeriklerle etkileşim kurmak bu yaklaşımın parçası. Kısacası doomscrolling akışın sizi yönlendirmesine izin verirken, bloomscrolling akışın yönünü değiştirmeyi öneriyor.
Sosyal medya algoritmaları dikkatimizi neyin çektiğini anlamaya çalışıyor. Bir içeriğin altında uzun süre kalmanız, tekrar tekrar benzer içeriklere bakmanız veya bir tartışmanın yorumlarını takip etmeniz, platform açısından ilgi göstergesi olabilir. Ancak sizin açınızdan durum aynı olmayabilir. Örneğin sizi rahatsız eden bir tartışmaya uzun süre bakmanız, o tartışmadan keyif aldığınız anlamına gelmez. Merak etmiş, sinirlenmiş veya ne olduğunu anlamaya çalışmış olabilirsiniz. Buna rağmen algoritma yalnızca davranışınızı görür ve benzer içerikleri daha fazla önünüze çıkarabilir.
Bloomscrolling bu nedenle algoritmaya karşı savaşmak yerine onun çalışma biçimini daha bilinçli kullanmayı öneriyor. İlginizi çeken bir içeriği kaydetmek, sevdiğiniz bir sanatçının hesabını takip etmek, yeni keşfettiğiniz bir albüm hakkında içeriklere bakmak veya ilham aldığınız bir moda arşivinde zaman geçirmek, akışınızın zaman içinde değişmesine katkı sağlayabilir. Dijital deneyiminizin niteliği, yalnızca ekranda geçirdiğiniz süreden ibaret değil. Aynı süre içinde ne yaptığınız da önemli.
İlk adım, kendi akışınıza biraz dışarıdan bakmak. Instagram, TikTok veya kullandığınız diğer platformlardan birini açtığınızda karşınıza çıkan içeriklerin sizde nasıl bir his bıraktığına dikkat edin. Hangi hesaplar merakınızı artırıyor? Hangileri size yeni bir şey öğretiyor? Hangi içerikler sizi güldürüyor? Hangilerinden sonra kendinizi huzursuz, yetersiz veya öfkeli hissediyorsunuz? Bu ayrımı yaptıktan sonra ikinci adım oldukça basit. Size iyi gelmeyen içerikleri azaltın. Takipten çıkmak bunun tek yolu değil. Sessize almak veya belirli içerikleri görmek istemediğinizi belirtmek de aynı şekilde kullanılabilir.
Ardından akışınızda boşalan alanı gerçekten ilgi duyduğunuz konularla doldurun. Moda, sinema, müzik, sanat, mimari, seyahat, yemek, edebiyat veya spor olabilir. Önemli olan, başkalarının neye baktığını takip etmek yerine sizin neyi merak ettiğinizi yeniden hatırlamanız. Üçüncü adım ise yalnızca tüketmemek. Bir arkadaşınızın paylaştığı içeriğe cevap vermek, sevdiğiniz bir sanatçının yeni işini paylaşmak, ilginizi çeken bir topluluğa katılmak veya bir içerik üreticisinin emeğine yorum bırakmak, sosyal medyayı pasif bir izleme alanından daha etkileşimli bir deneyime dönüştürebilir.
Bloomscrolling’i estetik görüntülerden oluşan kusursuz bir akış yaratmak olarak görmek kolay. Oysa kavramın asıl meselesi güzellikten çok anlam. Bir sergi hakkında içerik görmek size ilham verebilir. Yeni bir albüm keşfetmek müzik dinleme alışkanlığınızı değiştirebilir. Bir seyahat önerisi yeni bir rota planlamanıza neden olabilir. Bir yemek videosu uzun süredir ertelediğiniz bir tarifi denemenizi sağlayabilir. Bir moda arşivi sizi bir tasarımcının geçmiş koleksiyonlarını araştırmaya götürebilir.
Bu nedenle bloomscrolling’in başarılı olup olmadığını anlamanın yolu, içeriklerin ne kadar pozitif göründüğünden çok ekranı kapattığınızda sizde ne bıraktığına bakmak. İçerik sizi yalnızca birkaç saniyeliğine oyalıyor mu, yoksa merakınızı artırıyor mu? Sizi tüketiyor mu, yoksa gerçek hayatta bir şey yapmaya yöneltiyor mu? Bloomscrolling’in önerdiği farkındalık tam olarak burada başlıyor.
Sosyal medya kullanımına dair öneriler çoğu zaman uygulamalardan uzaklaşmayı veya ekran süresini mümkün olduğunca azaltmayı merkeze alıyor. Ancak dijital hayat artık yalnızca boş zaman aktivitesi değil. İletişim kurmak, kültürü takip etmek, yeni fikirler keşfetmek, çalışmak ve gündemi izlemek için de sosyal platformları kullanıyoruz.
Bu nedenle tamamen çevrimdışı kalmak herkes için gerçekçi bir çözüm olmayabilir. Bloomscrolling ise daha uygulanabilir bir ara yol öneriyor: Sosyal medyayı bırakmak yerine kullanım biçimini değiştirmek. Bu yaklaşım, sosyal medyanın her zaman iyi hissettirmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Haberleri takip etmek, zor konular hakkında bilgi edinmek veya dünyada olup bitenlerden haberdar olmak da dijital hayatın bir parçası. Ancak bu yaklaşım bütün akışı kaygı, öfke ve karşılaştırma üzerinden kurmak zorunda olmadığımızı hatırlatıyor.
Bloomscrolling’in belki de en önemli noktası, ilgili içerikten bağımsız olarak devam etmesi. Kaydettiğiniz bir seyahat önerisini gerçekten araştırmak, keşfettiğiniz bir albümü dinlemek, gördüğünüz sergiye gitmek, yeni bir tarif denemek veya ilginizi çeken bir konu hakkında daha fazla okumak dijital içerikle gerçek hayat arasında bir bağlantı kuruyor. Aksi halde yalnızca ‘daha güzel bir sonsuz kaydırma döngüsü’ yaratmış olursunuz.
Bloomscrolling’in önerdiği şey daha fazla içerik tüketmek değil, içerik seçmek. Sosyal medyayı tamamen hayatınızdan çıkarmadan, dikkatinizi nereye verdiğinizi yeniden belirlemek. Doomscrolling’in otomatik akışına karşı bilinçli bir seçim yapmak. Belki de bugün sosyal medya kullanımına dair asıl soru ne kadar süre çevrimiçi olduğumuz değil. Çevrimiçiyken kendimizi nereye taşıdığımız. Bloomscrolling, bu sorunun cevabını yine sizin seçebileceğinizi hatırlatan bir dijital alışkanlık olarak öne çıkıyor.



