Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Helle Mardahl’ın renkli evreninde cam objeler insana iyi hissettirmek için var.
Bazı markaları anlamak için ilk bakışta neler yaptığına değil nasıl hissettirdiğine odaklanmak gerekiyor. Danimarka merkezli Helle Mardahl’ın renkli Bon Bon evreni tam olarak böyle anlaşılabilir. Camın ağırlığını hafifleten, nesneyi neredeyse bir pastaya dönüştüren o etken ve eğlenceli dil, aslında tek bir sorudan doğuyor: “Neden kimse güzel cam yapmıyor?” Tasarımcının kendi anlatımıyla başlangıç noktası oldukça gündelik ama bir o kadar da keskin: “Malta’da tatildeyken oldukça kitsch bir cam obje dükkanına rastladım. İlham verici olmaması gerekirdi ama zihnimde başka bir soru oluştu. Cam sanatı onlarca yıldır neden görmezden gelinmişti? Açıkçası bu hiç de cool değildi.” Bu sorgulama, ülkesi Danimarka’ya döndüğünde bir cam üfleme stüdyosu kiralamasıyla somutlaşıyor ve geri dönüşü olmayan bir cam obje diyarına dönüşüyor. “Cam, bir türlü vazgeçemediğim tek malzeme. Doğru yapıldığında zamansız; mevsimi yok. Bu, yaşatılması gereken bir zanaat.”
Helle Mardahl Studio bugün o ilk fikrin rafine edilmiş, neredeyse iştah kabartan parçalara uzanan yolculuğunun somut hali. Central Saint Martins’teki eğitiminden sonra tamamen cam sanatına yönelen tasarımcının ilk koleksiyonu The Egg Collection, bugünkü şeker tonlarının aksine koyu renkler ve noktalı yüzeylerden oluşuyordu. Dönüşüm ise kendiliğinden gelmiş. “Sıcak, yumuşak, eriyen cam üretim sırasında öyle şeker gibi görünüyor ki… Sonundaki parlak yüzey neredeyse yenilebilir. İster istemez tatları, renkleri, kokuları düşünmeye başladım.” Bugün markanın DNA’sını tarif ederken kullandığı ifade bu yüzden doğrudan hissetmeye yönelik: “Renkli, eğlenceli ve duyusal bir dünya.” Aynı şekilde çay saatinden ilham alan tabak, fincan, kadeh gibi parçalardan oluşan sofra takımı koleksiyonu da keyif ve işlevsellik arasında deneyim sunuyor.

Bu duyusallık, referansların çeşitliliğinde de hissediliyor. Mardahl’ın ilhamı tek bir disiplinle sınırlanmıyor. Eski yemek kitaplarından moda dergilerine uzanan geniş bir görsel arşivle besleniyor. “Herhangi bir ritüelle çalışmıyorum; ilham ne zaman gelmek isterse o zaman geliyor. Renkler ve o anda bana hitap eden şeyler beni çekiyor.” Ortaya çıkan nesnelerin lezzetli görünmesi ise neredeyse bir kriter oluyor. “Her şeyden çok tasarımlarımın lezzetli görünmesini ve hissettirmesini istiyorum.”
Markanın en tanınan serilerinden biri olan Bon Bon, bu yaklaşımın en net karşılıklarından. Şekerleme evreninin ilk parçalarından olan Bon Bon’lar fonksiyon ile heykelsi formlar arasında gidip gelen, genellikle iki renkten oluşan cam objelerden oluşuyor. “Bence Bon Bon objeler mümkün olduğunca kullanılmalı. Günlük hayatı renk, neşe ve güzellikle doldurmak için bire bir.”
Bu ‘neşe’ meselesi, Mardahl’ın sanatının neredeyse merkezinde yer alıyor. “Yaptığım her şey tek bir fikirle yönleniyor. İnsanları gülümsetmek.” Bu söz, markanın neden bu kadar doğrudan bir çekim yarattığını açıklıyor. Nesneyle kurulan ilişkiyi estetikten çok his üzerinden tanımlıyor: “İnsanların sıradan bir günde bir objenin yanından geçerken iyimser duygular hissetmesini istiyorum. Küçük bir yükseliş, kısa bir haz ânı. Bana göre neşe yüzeysel bir hedef değil; en önemlisi.”

Bu yaklaşım, markanın üretim modeline de yansıyor. Moda dünyasının hızına bilinçli bir mesafe koyan stüdyo, sezon fikrini tamamen dışarıda bırakıyor. “Bon Bon serimiz zamansız olacak şekilde tasarlandı. Objelerin özenle seçilip uzun yıllar birlikte yaşanması gerektiğine inanıyoruz. Zanaatkarlık son derece kıymetli ve moda dünyasının bazı alanlarının aksine, sanat objelerinin yılda dört kez yeniden icat edilmesi gerekmiyor. Yılda yalnızca bir kez yeni Bon Bon’lar sunuyoruz ve aynı anda mevcut kombinasyonlardan bazılarını koleksiyondan çıkarıyoruz.” Belki de Mardahl’ın objelerini farklı kılan şey tam olarak burada netleşiyor. Camın soğuk ve mesafeli doğasını ters yüz eden bu yaklaşımı tasarımın bazen sadece iyi hissettirmek için var olduğunu ispatlıyor.

