Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Yazar Yasemin Özek'le, beşinci baskısını yapan romanı “İstanbul Limonatası” vesilesiyle kent, hafıza ve kendi üretimi üzerine konuştuk.
Sıcak bir temmuz akşamı Üsküdar’da bir akşam yemeğine davetliyim. İş çıkış saatinin trafiğine o akşam maç olduğunun bilgisi eklenince “Kesin çok geç kalacağım, acaba çok uzaklaşmamışken geri mi dönsem” diye düşünüyorum. Ama yaz akşamlarının kalabalık sofraları bir başka olur, biliyorum. Üstelik bu yemek o sırada keyifle okuduğum romanın yazarıyla tanışmak için de müthiş bir fırsat.
İstanbul Limonatası romanını henüz yarılamışım ve romanın yazarı Yasemin Özek ile romana ilham veren sevgili Moshe Aelyon'un romanın şerefine verdikleri yemeğe doğru bu düşüncelerle gidiyorum. Köprüyü geçince trafik bir anda rahatlıyor, kaygılarım yerini meraklı ve sabırsız hislere bırakıyor. Çamlıca’nın sessiz sokaklarından birinde iniyorum ve gülüşmelerin, sohbetlerin hayat dolu gürültüsünü takip ederek adresi buluyorum. Kocaman bir sofrada buluyorum kendimi. İstanbul ve Ada mutfağından envaiçeşit lezzetlerle donatılmış sofraya bakarken köşedeki limonata standında zarif kadehlerde ikram edilen limonatalardan birini kapıyorum. Farklı yaş aralıklarından, bambaşka mesleklere sahip davetlilerle o akşam o sofrada eski İstanbul da hatırlandı, yeni İstanbul da tartışıldı. Herkese farklı bir yerden dokunan İstanbul Limonatası’ndan rastgele seçilip okunan pasajlar hepimizi kimi zaman ağlattı kimi zaman güldürdü.
İstanbul Limonatası, Dario isimli başkahraman üzerinden bir yeniden başlama hikayesi. Ancak bu romanı diğerlerinden ayıran, hikayede İstanbul’un arka plan değil ana karakterlerden biri olması. Kimlik arayışı, hafıza, duyular ve İstanbul Dario’nun hikayesi üzerinden bir sentez yaratıyor romanda. Yasemin Özek ile İstanbul Limonatası’ndan yola çıktık, yazın üretimi ve tabii ki İstanbul üzerine konuştuk.

Yazar Yasemin Özek
İlk romanım İki Gözüm Despina, senaryo yazmaya başladığım dönemden beri var olan, hep yazmak istediğim bir hikayeydi. O zamanlar Senaryo Stüdyosu senaristlerinden biri olduğum için ilk refleksim, bunu film senaryosu olarak yazmaktı. Hatta ortak yapım olması için Selanik Film Festivali’nde Yunan bir prodüktörle bile görüşmüştüm. Ama düşündükçe gördüm ki bir yanım hikayeyi bir senaryonun sınırları içinde değil, daha özgürce, gönlümce işlemek istiyordu. “Roman olarak yazsam mı?” diye kendime sorup duruyordum. Devam eden dizi projelerimden ötürü de bir türlü karar verip masa başına oturamıyordum ama hikaye kafamda demlenmeye, oluşmaya devam ediyor, sürekli bana göz kırpıyordu. Tam o dönemlerde Yunanca dersleri de almaya başlamıştım. Romanı yazma ve dili öğrenme hevesim öyle bir noktaya geldi ki 2013 senesinde dizi yazmayı bırakıp tamamen İki Gözüm Despina’ya yoğunlaştım. Yazmaya İstanbul’da başladım, ardından 2014’te Yunanistan’a gittim. Orada hem dil öğrenimimi sürdürdüm hem de romanı tamamladım. Bir nevi yazma kampıydı benim için ve unutulmaz bir süreçti. 2017 senesinde Türkiye’de, 2022 senesinde de Yunanistan’da yayımlandı. Roman yazmaktan ve okurla bir araya gelmekten o kadar keyif aldım ki sonrasında dizi senaristliğine dönmedim.
Her iki anlatı biçiminin de kendine özgü bir hazzı ve zenginliği var. Dizi yazmak, özellikle Türkiye’de hem reytinglerle hem de zamanla yarıştığınız bir süreç. Yayına girdiği andan itibaren her hafta yeniden sınava girmek gibi. Bu da beraberinde başka bir adrenalin getiriyor; hikayenin yönü koşullar ve ihtiyaçlar doğrultusunda çok hızlı değişebiliyor.
Roman ise benim için bambaşka bir dünya. Yazım süreci çok daha uzun, çok daha dingin ve huzurlu. En başından itibaren yalnız olmak; karakterleri, hikayeyi, dili, mekanları ve atmosferi kendi iç sesimi dinleyerek kurmak, çok daha özgür hissettiğim bir tutum. Benim için asıl değişen de bu oldu: Bir hikayenin içinde çok daha uzun süre kalabilmek ve karakterlerin peşinden acele etmeden gidebilmek. Bir de dönem hikayeleri yazdığım için araştırma süreci var. Bu kısmına özellikle bayılıyorum. Bir fikirle başlayıp o dönemin içine girmek, karakterlerin dünyasını araştırmalarla beslemek ve sonra tüm bunların yavaş yavaş hikayeye dönüşmesini izlemek... Benim için neredeyse bir bilmece çözmek gibi. Tüm bu süreçten sonra matbaadan çıkmış kitabı elime aldığım an ise tarif edemeyeceğim bir mutluluk.

Bundan tam altı yıl önceydi. Sevgili Moshe Aelyon, Angeliki ile Mehmet kitabımı okuduktan sonra beni YouTube kanalındaki programına davet etti. İkimizin de ortak sevdası Beyoğlu’nu ve romanı konuştuğumuz çok keyifli bir program çıktı ortaya. Tanışıklığımız dostluğa dönüştü ve bir daha hiç kopmadık. Gerek eski İstanbul, gerek Adalar, gerekse aile bağları hakkında yaptığımız sohbetler gün geçtikçe derinleşti ve onun anlattıklarından esinlendiğim son romanımın fikri çıktı ortaya. Ben o sırada Angeliki ile Mehmet’in devam romanı Bu Böyle Yarım Kalmayacak’ı yazıyordum. Ama bir yandan da İstanbul Limonatası (ismi o zaman belli değildi) için sohbetlerimiz devam etti. Yaklaşık iki sene önce de vaktinin geldiğini hissettim ve yazmaya başladım. Şu ana kadar çok güzel geri dönüşler alıyorum ve roman ağustos sonunda beşinci baskıyı gördü.
Başlı başına bir karakterdi. Hem de ilk andan itibaren. İstanbul bu anlamda çok büyüleyici, birden fazla yüzü olan, bir sokak arayla size bambaşka dünyaların kapılarını açan bir şehir. Dolayısıyla benim için bir mekandan çok öte. Sadece yazarken değil içinde yaşarken bile dile gelen, konuşan bir hali var. Ona bir kez kulak verdiğinizde, dikkatle gözlemlediğinizde zaten size çok fazla hikaye fısıldıyor. Bir yazar olarak İstanbul’u, onun o çok kültürlü zenginliğini, farklı dönemlerde başından geçmiş onlarca hikayeyi kaleme alırken sadece bir mekan olarak görmek imkansız benim için.
Hafıza, bir zaman yolculuğuysa; duyularımız ve duygularımız da birer zaman makinesi. Özellikle müzik ve koku çok güçlü kayıtlar tutuyor. Öyle ki zamanını ya da yerini hatırlamadığımız bir anıyı, dinlediğimiz bir şarkının veya kokladığımız bir kokunun yardımıyla iliklerimize kadar hissedebiliyoruz. Ne yaşamışsak yaşayalım, olayın kendisinden çok bizde bıraktığı hissi hatırlayan varlıklar olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla duyularımız da geçmişle aramızda kurduğumuz en güçlü köprü. Limonataya gelince... Dario, çocuklarına her limonata yaptığında kendi geçmişinden bir anısını anlatıyor. Onun için limonata yapmak aynı zamanda eski bir günlüğün sayfalarını karıştırmak. Benim içinse çok sevdiğim bir tat; ferah, tatlı ve ekşi. Biraz hayat gibi.
Benim için yeniden doğmak, kendimize biraz daha yaklaşmak. İç sesimizi dinleyerek aldığımız kararlar ve kendi yolumuzda attığımız her adım yeniden doğmanın bir parçası bence. O kıpır kıpır heyecanla birlikte gelen değişim korkusunu da kucaklayabilmek bir yerde. En azından benim tecrübem böyleydi. İlk soruda da bahsettiğim gibi yazarlık hayatımda anlatı biçimimi değiştirme kararı benim için böyle bir kırılma anıydı. Roman ve senaryo yazarlığı; her ikisi de hikaye anlatıcılığı olabilir ama sonuçta farklı sektörler. Dolayısıyla 30’lu yaşlarımın ortalarında sektörümü değiştirmek benim için yeniden doğuştu. Bir yandan müthiş heyecanlanıyordum ama bir yandan da “yer edinebilir miyim, başarabilir miyim” türünden korkularım vardı. Şanslıyım ki hiç pişman olmadım.
Filme dönüşmesini tabii ki çok isterim. Sadece İstanbul Limonatası da değil; tüm kitaplarımın film, dizi ya da tiyatro oyunu olarak seyirciyle buluşması en büyük arzularımdan biri. Henüz kesinleşen bir proje yok ama umarım yakın zamanda güzel haberler verebilirim.

İnci Pastanesi
Olmaz mı? Hatta bir liste yapsak eminim ki sayfalar yetmez ama hızlıca aklıma gelenleri söyleyeyim: Beyoğlu’nda Markiz Pastanesi, Ortaköy’de çocukken denize girdiğimiz Lido, Suadiye’de Kulüp Reşat; çocukluğumdan onlarca anımın olduğu ve hâlâ gözümün aradığı yerler. Onların yok oluşuyla bizlerin de hayatından bir parça tarihe gömüldü maalesef.
Buna karşılık Moda’da Koço’nun, Balık Pazarı’nda Üç Yıldız Şekerleme’nin, Tunç Balık’ın, Kuzguncuk’ta İsmet Baba’nın varlığını sürdürmesi ise mutluluk verici benim için. Bir de çocukken çok sevdiğim profiterolü hâlâ İnci Pastanesi’nde yiyebiliyorum. Kokulara gelince... Tabii ki şehirleşme sonucu şehrin kokusunda da büyük değişimler oldu. Eskiden apartmanlarımızın girişindeki hanımellerinin kokusu tüm sokağa yayılırdı; sokakta oynarken de çiçeklerini koparıp içindeki balı emerdik. Şimdi birçok semtte sokakta oynamak bile neredeyse imkansız. Hanımeli kokusu da benim için hâlâ çocukluk demek.
Bana kalırsa çok kültürlü yaşamdan büyük kayıplar verdi İstanbul. Çocukluğum Kadıköy’de geçse de anneannem Beyoğlu’nda oturuyordu ve hafta sonları onu ziyarete gidiyordum. İstiklal Caddesi’ne ilk çıkışım, Beyoğlu sokaklarını öğrenmem hep onun sayesinde oldu. Anneannem iğneciydi, dolayısıyla mahalledeki pek çok eve girip çıkmış, pek çoğuyla da ahbap olmuştu. Bana eski anılarını; Ermeni, Rum, Musevi dostlarını anlatır, 6-7 Eylül olaylarında korumaya çalıştıkları komşularından, ’64 senesinde birçoğunun ardından su dökmek zorunda kalışından bahsederdi gözleri dolarak. Ve ne zaman onları ansa aynı şeyi söylerdi: “Biz sadece dostlarımızı değil, şehrimizin rengini, tadını, koca bir kültürü kaybettik!”
Onlardan geriye sanırım en çok yeme-içme kültürü kaldı. Ben İstanbul Mutfağı’nı başlı başına bir mutfak olarak görürüm. Rum, Ermeni, Musevi komşularımızla birlikte oluşmuş müthiş bir zenginlik... Tabii ki gönül isterdi ki bu renklilik hiç bozulmadan devam etsin ama maalesef bunu başaramadık. Tam da bu yüzden romanlarımda bu temadan vazgeçemiyorum. Biraz geçmişin hafızasını tutmak, unutulmamasını sağlamak; çokça da gönül borcu benim için.

Mübadil torunuyum. Baba tarafım Selanik göçmeni. Babaannem Türkiye’ye geldiğinde ufak olduğu için çok fazla şey hatırlamıyordu ama onun annesi, yani büyük büyükannem ve ailesi yetişkin oldukları için mübadeleyi birebir yaşamışlardı. Büyük büyükannem seksen altı yaşında vefat ettiği için ben de çocukluğumdan hatırlıyorum onu. Kuzenlerimle, abimle oyun oynarken gürültü yaptığımızda ve büyük büyükannem birden sinirlendiğinde ya da başka zaman aniden korktuğunda ilk tepkisi Yunanca olurdu. Biz çocuklar hangi dilde konuştuğunu sorduğumuzda ise asla cevap vermez, hemen Türkçe konuşur ve başından atardı bizi. Belki de bütün bunlar yüzünden göç benim için hep çok hüzünlü bir mesele. Bir insanın doğup büyüdüğü yerde kendi rızası dışında bir daha yaşayamayacağını bilmesini çok ağır buluyorum. Sadece bir yere değil, seni sen yapan birçok şeye, dostlarına, evine, komşularına veda etmek zorunda kalmak çok acı. Sanırım bu soruya en yakın hissettiğim cevap, İki Gözüm Despina romanımdaki başlangıç cümlesi. “Bir bebeğin ilk nefesi kadar önemlidir bir insanın doğup büyüdüğü yer! İlki, sana hayatta olduğunu öğretir, diğeri ise kim olduğunu.”
Beyoğlu’nu ne olursa olsun terk etmeyenlerden ve ona sırt çevirmeyenlerdenim. Hâlâ âşık olduğum bir semt ve hakkını vererek yaşadığımı düşünüyorum. İstiklal Caddesi’ne gün aşırı çıkar, boydan boya yürür; bazen binalarını izleyip tarihini düşünür, bazen de Balık Pazarı’ndan ve eski dükkanlardan alışverişimi yaparım. Tiyatro, sinema, müze ve sergiler açısından hayli zengin; kültürel bir etkinlik olduğunda da yolum hep Beyoğlu’na çıkar. Özellikle eski dükkanları, yıllardır orada olan meyhaneleri, restoranları tercih ediyorum. Balık Pazarı, Asmalı Mescit ve Galata en sevdiğim köşeleri. Cihangir’de oturduğum için vaktimin çoğu mahallede geçiyor. İstanbul’a gelince; her köşesinin tadını çıkardığımı maalesef söyleyemem çünkü trafik buna engel oluyor. Dolayısıyla yürüyerek ya da deniz yoluyla gidebileceğim yerleri tercih ediyorum. Özellikle sonbahar geldiğinde Eminönü’nü çok seviyorum. Galata Köprüsü’nü yürüyüp Mısır Çarşısı’ndan baharatlarımı almak en sevdiğim ritüellerden biri. Kitap yazdığım dönemlerde yürümek özellikle kafamı çok açıyor ve hikayeye dair birçok noktayı yürürken düşünüyorum.
Biraz uzağa gideyim dersem de bahar aylarında vapurla Büyükada’ya ve Burgazada’ya gitmek vazgeçilmezlerimden. Onun dışında Kuzguncuk ve Moda’yı çok seviyorum. Daha sık gitmek istediğim yer ise Kurtuluş. Bu sonbahar, yürüyüş rotama orayı da katmaya niyetliyim.

İstanbul dendiği vakit bunu üç kitapla sınırlamak çok zor ama benim gönlümde Sait Faik Abasıyanık’ın yeri bambaşka. Bütün öyküleri çok kıymetli ama Havada Bulut’u özellikle öneririm. Sokaktaki İstanbul’u onun o eşsiz kaleminden okumak bence müthiş bir okur deneyimi. Bir diğer önerim Haldun Taner’in Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu kitabı. Haldun Taner’in gözünden insanları gözlemlemek, insan komedisini okumak çok keyifli. Son olarak da İstanbul’u sadece sokaklarıyla değil, mutfağıyla, sofralarıyla tanımayı kıymetli bulduğumdan Meri Çevik Simyonidis’in İstanbulum, Tadım, Tuzum, Hayatım kitabını öneririm. Maalesef artık olmayan ama hatıralarımızda yaşayan mekanları, restoranları, yemekleri tarihçeleriyle bizzat sahiplerinin ağzından anlatıyor. Çok kültürlü yaşamımıza, İstanbul mutfağına dair tutulmuş kıymetli bir kayıt.
Şu anda Angeliki ile Mehmet’in Yunanca baskısı üzerine çalışıyorum. Nerina Kioseoglou çeviriyi yaptı ve yayıneviyle editoryal çalışmalara başladık. Yunan okurlarla buluşacak olmanın heyecanı içindeyim; oradaki söyleşiler için de görüşmeler yapıyorum. Diğer yandan İstanbul Limonatası hâlâ çiçeği burnunda ve sonbaharda yapılacak etkinlikleri planlıyoruz. Yeni romana gelince, evet var ama henüz fikir aşamasında ve bu fikirleri beslemek için araştırma dönemindeyim. Yanımda kalemim, defterim; İstanbul sokaklarını geziyorum bir kez daha...


