Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Eylül, okunacak kitapların yeniden sıralandığı, yarım kalanların hatırlandığı, akşamların uzayıp okuma saatlerine dönüştüğü bir başlangıç.
Bir kitapseverin en sevdiği ay hangisidir diye sorsalar cevabım hiç düşünmeden eylül olurdu. Yazın dağınıklığını usulca geride bırakan, havanın serinleyip günlerin yeniden bir ritme kavuştuğu; insanın masasına, evine ve elbette kitaplarına döndüğü ay... Eylül benim için biraz yeni bir defterin ilk sayfası gibi. Okunacak kitapların yeniden sıralandığı, yarım kalanların hatırlandığı, akşamların uzayıp okuma saatlerine dönüştüğü bir başlangıç.

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Shida Bazyar’ın Geceleri Sessizdir Tahran’ına başlarken, Leïla Slimani’nin Başkalarının Ülkesi’nde olduğu gibi bir aile hikayesinin dönemin sosyokültürel ve politik dönüşümleriyle iç içe geçtiği ve yaşanan tarihsel kırılmaların gündelik hayata nasıl sızdığını daha güçlü biçimde hissettiren bir metinle karşılaşmayı bekliyordum. Bazyar’ın romanı da tam olarak bu eksende ilerliyor; ancak bunu daha parçalı ve mesafeli bir anlatı yapısıyla kuruyor. Roman, aynı ailenin farklı üyelerine söz verirken her bölümde zamanı biraz daha ileri taşıyor. Böylece yalnızca İran’dan Almanya’ya uzanan bir göç hikayesini değil, sürgünün yıllar içinde aile bireyleri üzerinde bıraktığı farklı izleri de takip ediyoruz. Özellikle son iki bölümde göçmenlik deneyimi, kuşaklar arasındaki mesafe, aidiyet duygusu ve geride bırakılan ülkeyle kurulan ilişkinin zaman içinde nasıl dönüştüğü daha belirgin hale geliyor.
Bu açıdan romanı okurken sık sık Janika Oza’nın Bir Yangının Tarihçesi’ni düşündüm. Oza da farklı kuşaklar, anlatıcılar ve yıllar arasında hareket eden bir yapı kuruyordu. Fakat orada parçalar benim için çok daha organik biçimde birbirine ekleniyor, aile tarihinin sürekliliği daha güçlü hissediliyordu. Bazyar’da ise anlatının bilinçli parçalanmışlığı, sürgünün ve aidiyetsizliğin yarattığı kopuşu biçimsel olarak da yansıtsa da hikayenin içine bütünüyle girmemi zorlaştırdı. Yine de Geceleri Sessizdir Tahran, ele aldığı meseleler açısından fazlasıyla ilgimi çeken bir roman oldu. Devrim, göç, sürgün, dil, kuşaklar arası yabancılaşma ve artık tam anlamıyla ait olunamayan bir ülkeye duyulan özlem... Bazyar bütün bunları büyük dramatik anlardan çok, bir ailenin yıllara yayılan dönüşümü üzerinden anlatıyor.
“Çocuklar zamanlarını gülerek, soru sorarak, yiyip içerek, uyuyarak geçiriyorlar. Yeryüzündeki bütün öpücükleri hak ettiklerini düşünüyorum ama belki de köşede kararsızca bekleyen hayat, onlar için çok daha büyük bir armağandır.”

Distopyalarda beni en çok etkileyen şeylerden biri, bugün zaten hayatımızın içinde olan meseleleri birkaç adım ileri taşıyarak bir anda tekinsiz hale getirmeleri. Teknoloji, gözetim, veri toplama ya da mahremiyet gibi artık neredeyse gündelik hayatın sıradan parçaları saydığımız kavramlar, distopik kurmacada sınırları biraz zorlandığında rahatsız edici bir açıklık kazanıyor. Aleni Yaşamlar’ı okurken de beni çeken tam olarak buydu. Laila Lalami’nin Rüya Oteli ise benzer bir tedirginliği mahremiyet, gözetim ve bireyin giderek veriye indirgenmesi üzerinden kuruyor. Üstelik aynı dönemde Samanta Schweblin’in Kentukiler’ini okuyor olmam, özel alanın ne kadar kolay ihlal edilebildiğini iki farklı kurmaca evren üzerinden düşünmeme neden oldu.
Bana kalırsa Lalami’nin kurduğu dünyanın en güçlü tarafı, teknolojik gözetimi yalnızca soyut bir gelecek korkusu olarak bırakmaması. Romanın merkezindeki Sara’nın Fas kökenli Amerikalı bir kadın olması; anlatıyı doğrudan kimlik, aidiyet ve önyargı meselelerine de açıyor. Böylece çok temel bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Algoritmalar gerçekten tarafsız olabilir mi? İnsan davranışını normlara, risk kategorilerine ve “aykırı” değerlere bölen bir sistemin, onu üreten toplumun önyargılarından tamamen bağımsız kalabileceğine inanmak ne kadar mümkün?
Roman ilerledikçe bazı temel kavramların anlamı da değişmeye başlıyor. Başlangıçta Sara için özgürlük daha bireysel bir mesele gibi görünürken, diğer kadınlarla kurduğu ilişkiler sayesinde özgürlüğün kolektif bir boyutu olduğunu fark ediyoruz. Bir kişinin sürekli izleniyor olması yalnızca onun özel alanını daraltmıyor; aynı zamanda nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini, hatta ne düşüneceğini de biçimlendirmeye başlıyor. Bu noktada romanın Foucault’nun panoptikon fikrine yaklaşması kaçınılmaz. Gözetleyenin gerçekten orada olup olmamasından çok, gözetlenme ihtimalinin kendisi disipline edici bir güce dönüşüyor. Romanın dili beni her zaman aynı ölçüde tatmin etmese de arka planda sürekli hissedilen Kafkaesk atmosferi oldukça etkileyici buldum.
“Yaptığı her şeyin ölçüldüğü ve bir algoritmaya yedirildiği bir yerde, şimdi fısıltılar halinde ağzından dökülen kelimelerden değil de nereden bulacaktı ki teselliyi?”

Arthur C. Clarke Ödüllü Sierra Greer’ın Annie Bot’u, ilk bakışta yapay zeka destekli bir seks robotunun hikayesi gibi görünse de aslında çok daha tanıdık bir meseleye, ilişkilerdeki güç dengesine odaklanıyor. Annie, sahibi Doug’ın ihtiyaçlarına göre tasarlanmış; onu mutlu etmek, arzularına uyum sağlamak, doğru zamanda doğru şeyi söylemek ve mümkün olduğunca kusursuz bir sevgili olmak üzere programlanmış bir “Stella”. Fakat Annie öğrenmeye başladıkça işler değişiyor. Roman boyunca Annie’nin merak etmeyi, kıskanmayı, utanmayı, istemeyi ve en önemlisi kendi mutsuzluğunu fark etmeyi öğrenmesini izliyoruz. Tam da burada kitap bilimkurgu sınırlarının dışına çıkıyor. Doug’ın Annie üzerindeki kontrolü, onun ne giyeceğinden ne kadar arzu duyacağına kadar uzanırken, Sierra Greer teknoloji üzerinden aslında son derece eski bir iktidar ilişkisini anlatıyor: Birini sevdiğini söylerken onu ne kadar değiştirmeye hakkın var? Birinin özgür olmasını istiyor ama yalnızca senin istediğin biçimde özgür olmasına izin veriyorsan buna gerçekten özgürlük denebilir mi?
Annie insanlaştıkça daha “kusursuz” olmuyor, tam aksine daha karmaşık, daha huzursuz ve daha itaatsiz hale geliyor. Belki de romanın en çarpıcı yanı tam da burada beliriyor: İnsanı insan yapan, kusursuzluğu değil, eksikleri ve çelişkileri.
“Annie, evden çıkabilirsin.”
“Ama gitmeni istemiyorum.”



