Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bu ay, benim gibi yazı hemen yolcu etmek istemeyenler için yazın yavaşlığını biraz daha uzatacak kitaplar seçtim.
Ağustos, yazın sonlarına geldiğimizi iyiden iyiye hissettiğimiz, bir yandan da senenin yükünü yavaş yavaş omuzlamaya başladığımız bir ay benim için. O yüzde de hep biraz hüzünlü. Günler hâlâ sıcak, akşamlar hâlâ uzun olsa da yazın usulca çekilmeye başladığını bilmek içimi burkuyor. Bu yüzden bu ay, benim gibi yazı hemen yolcu etmek istemeyenler için yazın yavaşlığını biraz daha uzatacak kitaplar seçtim.

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Dizi izler gibi okudum bu kitabı, çok da sevdim. Çünkü o kadar kendi akışında ve doğal ki! Yazar, anlattığı hiçbir hikayeyi zorlamadan ve süslemeden olağan sadeliğiyle anlatmış, Regaip Minareci de o yalınlıkla çevirmiş. Kırklı yaşlarında, hayatı ve yazarlık kariyeri istediği gibi gitmeyen bir kadının, cesur bir karar alıp ayak bakım uzmanı olmasıyla başlıyor her şey. Ve biz kendimizi Doğu Berlin’in Marzahn semtinde ayak bakımına gelen insanların hayat telaşının içinde buluyoruz. Oldukça sıradan hayatların içinde geçim derdi, yaşlılık, yalnızlık, göçmenlik problemlerine de değiniyor yazar.
Her bölümde samimi bir sohbet eşliğinde başka bir karakterin hayatına aralanan kapıdan giriyoruz. Özellikle Bayan Frenzel ile Bay Hübner’in hikayeleri beni çok duygulandırdı. İçimi kıpır kıpır yapan, sıcacık bir yaz kitabı diyebilirim!
“Geçti mi o muğlak yıllar? Okyanusun orta yerinde çırpınıp durduğun, çaresizce kendi etrafında döndüğün, yüzme hareketlerinin tekdüzeliğinden yorgun düştüğün yıllar geçti mi? Yolun ortasında sessizce ve nedensizce batma korkusunun içini sardığı o yıllar?”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Amerikan edebiyatına hep biraz mesafeli dursam da bu kitaba bayıldım! Kitabın ismi ve taşıdığı duygular da beni fazlasıyla etkiledi.
Roman, yetişkin bir anlatıcının çocukluğundaki yoksulluğu, yalnızlığı ve hayatının geri kalanını keskin sınırlarla belirleyecek o tek günü anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği ev ve sürekli karşılaştığı ölüm manzaraları da metnin hüznünü daha en başından hissettiriyor. Doğrudan bir otobiyografi diyemeyiz ama roman, Richard Brautigan’ın hayatından izlerle dolu. Yazarın oldukça genç yaşta kendi hayatına son verdiğini bilerek okuduğumdan, bu kitap benim için; onun, geçmişine dönüp baktığı çok kişisel ve hüzünlü bir metne dönüştü (Bunu bilerek okuduğunuz zaman etkisi kat kat artıyor).
Brautigan, yaşanan travmatik olayın yarattığı kırılmayı dilin içine de taşıyor. Sade, yer yer eksiltili cümlelerle ve şiirli bir dille, bir yandan kaybedilen çocukluk masumiyetini, diğer yandan insanın hayatı boyunca taşıdığı suçluluk duygusunu anlatıyor. Her detayıyla beni gerçekten çok etkileyen bir kitap oldu.
“Uykulu gözlerle panjurun altından baktım işte, ölümün kendisi kadar büyük ilk cenazem karşımdaydı.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Domenico Starnone’nin daha önce Bağlar’ını da severek okumuştum. Eren Yücesan Cendey’in çevirisi burada da öyle akıyor ki kitabı neredeyse bir oturuşta bitirdim, kesinlikle çok keyifli bir yaz kitabı! Üstelik çıkış noktası, günümüzde o kadar olası, o kadar tanıdık ki daha ilk sayfalardan itibaren kendimizi de hikayenin içine çekilmiş buluyoruz. Bir yanlış mesajla başlayan olay, kısa sürede çok daha büyük bir sorgulamanın kapısını aralıyor.
Benim için romanın asıl meselesi yaşananlardan çok, onların açtığı çatlaklardı. İnsanın ilişkileriyle, evliliğiyle, arzularıyla ve güvensizlikleriyle kurduğu o karmaşık bağlar üzerine oldukça düşündürücü bir metin. Anlatıcının kendine duyduğu güvensizlik zamanla bizim ona duyduğumuz güvensizliğe dönüşüyor; anlattıklarının ne kadarına inanabileceğimizi, ne kadarının kendi kendine kurduğu bir savunma hikayesi olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Yazar, insanların aldıkları kararları nasıl meşrulaştırdıklarını ve kendilerine hangi hikayeleri anlattıklarını da gösteriyor aslında. Ben de kitap boyunca sık sık “Ben olsam ne yapardım?” diye düşündüm. Bir yandan da o hafif muzip, ironik tonu bana Didierlaurent’ın Çatlak’ını hatırlattı.
“Günün doğumuyla geceye ait takıntılarımın, gerçeklerin en sıradanı, en kabasıyla açıklanabileceğini söyledim kendime: Aşık olmuştum.”



