Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Haziran ayı kitap önerileri bu kez biraz bayram rehaveti, biraz ağır ağır gelen yaz ritmi ve bolca okuma molasıyla şekillendi.
Bayram tatilinde kendime, uzun zamandır özlediğim o kesintisiz okuma zamanını açtım, kimi kitaplar beni derinden sarstı, kimileri ise içimi ısıttı. Okuduklarım ve hissettiklerim kadar karışık bir öneri listesi sizi bekiyor!

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Disiplinler arası okumaları sevenler için Misafir, okuduktan sonra kolayca bırakılabilecek bir kitap değil. İlk bakışta eve gelen yabancı birinin ya da bir şeyin hikayesini okuyormuşuz gibi başlıyor. Fakat metin ilerledikçe bu karşılaşmanın yalnızlık, sınırlar ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler üzerine tekinsiz bir düşünme alanı açtığını fark ediyoruz. Ev sahibi ile misafir arasındaki ilişki derinleştikçe roller bulanıklaşıyor, ev dediğimiz en tanıdık mekan bile yavaş yavaş yabancı, rahatsız edici ve güvensiz bir yere dönüşüyor. Bu noktada Freud’un “tekinsiz” kavramını düşünmemek neredeyse imkansız.
Kitabın asıl gücü de bence tam burada: 'Yakınlık ile mesafe', 'güven ile yabancılaşma', 'ben ile öteki' arasındaki sınırların ne kadar kırılgan olduğunu göstermesinde. Misafir, yalnızca kapıdan içeri giren fiziksel bir varlık değil; anlatıcının bastırdığı duyguların, korkularının ve belki de kendine bile söyleyemediklerinin bir yansıması gibi duruyor. Derrida’nın misafirlik üzerine düşündüklerini hatırlarsak, misafirlik zaten başlı başına bir paradoks... Metin yer yer absürd, yer yer bilinçli olarak anlamdan kaçıyor gibi. Sanırım Koch’un yapmak istediği şey de tam olarak bu: İnsan ilişkilerinin her zaman açıklanabilir, çözülebilir ya da güvenli olmadığını hissettirmek.
“Zaman, varışları değiştirerek farklı bir pencereden gösterir. Misafirin varış hikayesi benim olası gidiş hikayemi değiştiriyor.”

Rene Karabash’ın Geriye Kalan Kadın’ı, adından başlayarak insanın içine ağır ağır yerleşen kitaplardan biri, inanılmaz etkilendim. İlk bakışta bir kadının hikayesini okuyormuşuz gibi görünse de sayfalar ilerledikçe bunun yalnızca bireysel bir hikaye olmadığını; beden, hafıza, kadınlık, suskunluk ve geride bırakılanlarla kurulan bağ üzerine çok katmanlı bir anlatı olduğunu anlıyoruz. Karabash’ın dili hem çok net hem çok şiirsel ve bizi usul usul karakterin iç dünyasına yaklaştırıyor.
Metnin en çarpıcı yanı ise bu kadar sert bir gerçeğin masalsı bir anlatımla bize ulaşması. Bir kadının geçmişiyle, yaralarıyla, susturulmuş taraflarıyla yüzleşirken kendi kimliğini keşfederek gerçek sevgiyi nasıl sahiplendiğini çok çarpıcı bir biçimde okuyoruz.
“aşk mı, burada aşktan bahseden kim, bizim topraklarımızda aşk ölüme eşittir.”

Virginia Evans’ın Muhabbet’i, içimi ısıtan, yazın o yavaşlayan zaman akışına çok yakışan kitaplardan biri oldu. İlk bakışta hafif, akıp giden, insanı yormayan bir yaz romanı gibi dursa da; Sybil’in geçmişiyle, seçimleriyle ve zaman zaman pişmanlıklarıyla yüzleşme biçimi metne çok daha duygusal bir derinlik katıyor. Onun kendine karşı bu kadar şeffaf, hatta yer yer acımasız dürüst oluşunu okumak beni karaktere beklediğimden çok daha fazla yaklaştırdı.
Bence kitabın en güzel tarafı, hayatın belli bir noktasından sonra geriye bakmanın sadece nostaljiyle değil, aynı zamanda kabullenmeyle de ilgili olduğunu göstermesi. Sybil’in hikayesinde gençlik, aşk, dostluk, kaybedilen ihtimaller ve insanın kendine geç de olsa şefkat gösterebilmesi var ve hiç fark etmeden bizi de o sıcacık muhabbetlerin içine alıyor.
“Doğumumuz ve çocukluğumuz ilkbahardır. Yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarımızın o görkemli, hayat dolu, ilginç yılları ise yaz. Havanın biraz serinlediği ama dondurucu soğuğa dönüşmediği, yoğun tadı insanın damağında kalan sonbaharda kendimizi tanır, kendimize sığınırız. Kış geldiğindeyse acımasızca yaşlanır ve ölürüz.”



