Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Havaların serinlemesi, erkenden kararan akşamlar, yeniden müdavimi olduğumuz kahveciler, battaniyeler ve elbette elimizden düşürmek istemediğimiz kitaplar... Sonbaharın bütün klişelerini seve seve sahiplendiğimiz ekim ayındayız!
Ve işte kitapseverlerin en sevdiği, biraz da romantize etmekten kendimizi alamadığımız o mevsim geldi! Havaların serinlemesi, erkenden kararan akşamlar, yeniden müdavimi olduğumuz kahveciler, battaniyeler ve elbette elimizden düşürmek istemediğimiz kitaplar... Sonbaharın bütün klişelerini seve seve sahiplendiğimiz ekim ayındayız!

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Bu mevsim bir kitap olsa, kesinlikle Bulutlardan Başka Her Şey olurdu. Güçsal Pusar’ın romanı, daha ilk sayfalardan itibaren sonbaharın o hafif dağınık, içe dönük ve geçmişe götüren ruhunu taşıyor. Ben kitabı açıkçası çok sevdim, bunda Kudret’in zihninin en az benimki kadar dağınık oluşunun da payı büyük. Ayrıntıların içinde kaybolması, bir düşüncenin hiç beklenmedik bir anda başka bir düşünceye bağlanması, gündelik bir görüntünün uzun bir çağrışım zincirine dönüşmesi romanın beni en çok besleyen taraflarından biri oldu.
Yıllar sonra İstanbul’a dönen Kudret’in hikayesi; geçmişte verilmiş kararlar, eve dönüş, arkadaşlıklar, tesadüfi karşılaşmalar ve insanın kendisini yeniden anlamlandırma çabası etrafında dolaşıyor. Aslında bunların hiçbiri bize çok uzak meseleler değil. Bir yere geri dönüp artık oraya tam olarak ait olmadığını fark etmek, geride bıraktığın hayatla şimdiki hayatın arasında sıkışmak, yıllar içinde değişen insanlara ve şehirlere yeniden bakmak... Romanın duygusu biraz da bu tanıdıklık hissinden doğuyor.
Pusar, felsefeyi büyük cümlelerin içine yerleştirmek yerine hayatın küçük ayrıntılarından çıkarıyor. İstanbul’a yeniden yabancılaşan ama uzun süre yaşadığı yabancı ülkeye de tam olarak ait olamayan Kudret üzerinden, aidiyet meselesi sürekli biçim değiştiriyor. Değişen şehir, ekonomik sıkışmışlık, çalışma hayatı, gelecek kaygısı ve memleketin gündelik dertleri de hikayenin arka planında sessizce varlığını sürdürüyor. Gündelik olanla düşünsel olan arasında gidip gelmesi, bir yandan da çok bizden bir metin olduğunu hissettirdi bana.
“O yaşlarımın gözleri bu bulutta ne görürdü acaba? Büyümek, bulutların şekilsizliğini kabullenmek mi demek yani? Belki yetişkin aklımızla bulutlardan tek beklentimiz, onlarda kendi şekilsiz ve başıboş düşüncelerimize yoldaş bulmak olmalı.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Aile İçi Bir Mesele, bir çırpıda okunan, ritmini kolay kolay kaybetmeyen bir roman. Dil ve anlatım açısından beni aynı ölçüde tatmin ettiğini söyleyemem ama kitabın asıl gücü zaten başka bir yerden geliyor: Kolaylıkla büyük bir melodrama dönüşebilecek bir hikayeyi mesafeli, sakin ve neredeyse tarafsız bir yerden anlatabilmesinden...
1980’lerin İngiltere’sinde bir ailenin parçalanmasıyla başlayan anlatı, giderek annelik, cinsel kimlik, aile, evlilik ve bireyin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma hakkı gibi daha geniş meselelere açılıyor. Dönemin hukuk sisteminin özel hayat üzerindeki belirleyiciliği de hikayenin arka planında sürekli hissediliyor. Böylece roman yalnızca bir aile içi kırılmayı değil, bireysel hayatların toplumsal ve hukuki normlarla nasıl biçimlendirildiğini de görünür kılıyor.
Benim için metnin en etkileyici tarafı ise anne ile kızın farklı yaşlarda ama benzer biçimde kendi kimlikleriyle yüzleşmek zorunda kalmalarıydı. İkisi de hayatlarının başka bir evresinde, bugüne kadar kendileri için kurulmuş rollere yeniden bakıyor; neyi gerçekten istediklerini, neyi yalnızca kendilerinden beklendiği için sürdürdüklerini sorguluyorlar.
“Hayat bölümlerden ibarettir. İnsanlar yeni bölümlere başlayabilir, sayfayı çevirebilirler.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Knausgård’ın son derece berrak, sakin ama altında sürekli bir huzursuzluk taşıyan bir anlatımı var. Kendisiyle, geçmişiyle ve hafızasıyla kurduğu ilişkiyi dile getirme biçimi kadar, gerçekliği kırılganlaştırma yöntemi de oldukça etkileyici.
Helios Felaketi’nde Yunan mitolojisi yalnızlık, aidiyet ve ruhsal kırılganlık üzerinden yeniden kuruluyor. Athena gibi babasıyla güçlü ve neredeyse varoluşsal bir bağ kuran Anna’nın hayatı, babasının psikiyatri kliniğine yatırılmasıyla parçalanmaya başlıyor. Koruyucu aile, din, hastane ve dış dünya arasında kendine bir yer açmaya çalışan Anna üzerinden mit ile gerçeklik, delilik ile inanç, aidiyet ile yalnızlık arasındaki sınırlar giderek silikleşiyor. Knausgård, mitolojiyi yalnızca edebî bir referans olarak kullanmıyor; onu Anna’nın dünyayı anlamlandırma biçimine, hatta bir tür hayatta kalma mekanizmasına dönüştürüyor.
“İnsanlar içimizde ne de çok yer işgal ediyor, diye düşündüm. Kendi kendimize kalmak isterken bile, zorla içimize girip yerleşiyorlar.”



