Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Ocak, okuma açısından çok uygun bir ay: Dışarısı yavaşlıyor, içerisi sakinleşiyor. Kitaplar da bu boşluğu güzelce dolduruyor.
Yeni yılın en sevdiğim tarafı, okunacak onca kitabın heyecanının içimi kıpır kıpır yapması. Bir yandan “Bu yıl neler okuyacağım?” diye plan yapıyorum, bir yandan da havalar soğudukça evde daha çok vakit geçirmeye başlıyorum. Akşamları mum ritüelleri, sıcak bir kahve, battaniye ve birkaç sayfa daha...
Ocak, tam da bu yüzden okuma açısından çok uygun bir ay: Dışarısı yavaşlıyor, içerisi sakinleşiyor. Kitaplar da bu boşluğu güzelce dolduruyor.

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Benim için geçen yılın yazarıydı Georgi Gospodinov. Her bir kitabını ayrı ayrı çok sevdim; kalemiyle tanıştığıma o kadar memnunum ki!.. Özellikle Zaman Sığınağı geçen yıl altını en çok çizdiğim kitap oldu.
Paul Ricoeur’ün dediği gibi, geçmişi bir hikayeye dönüştürerek bugünü anlamlandırmaya çalışıyoruz. Tam da bu yüzden Gospodinov’un 'zaman'a dair yaşattığı duygu, yalnızca kişisel bir hatırlama eylemini değil, kolektif bir hafıza sahasını ifade ediyor. Zaman Sığınağı Avrupa’nın geçmişle hesaplaşma biçimini eleştirirken, Bauman’ın “Retrotopya” kavramını da çağırıyor: Geleceğe dair umudu azalan insanlığın güvenli bir sığınakmış gibi geçmişe yönelmesi...
Gospodinov’un Bulgar kimliği, bu nostalji krizine “tanıdık ama merkezden olmayan” bir yerden bakmamızı sağlıyor. Metin, günümüz Avrupa’sının nostalji yaşama hâlini yalnızca bir duygu olarak değil, II. Dünya Savaşı’nın izleriyle şekillenmiş bir bellek düzeni olarak okuyor.
“Geçmişi paylaştığın kişiler gittiğinde, geçmişin yarısını da yanlarına alırlar. Aslında tümünü... Çünkü 'yarım geçmiş', yoktur. Sanki bir sayfayı dikey olarak ikiye yırtmışsın da cümleleri sadece yarıya kadar okuyorsun, diğer kişi de sonlarını okuyor. Ve hiç kimse bir şey anlamıyor.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Yazarla ilk karşılaşmam oldu bu kitap. Ama oldukça yalın dili beni o kadar içine aldı ki devamını da sabırsızlıkla bekliyorum.
Bosna Savaşı’nın ortasında, Saraybosna’da büyümeye çalışan bir çocuğun hafızasından yazılmış. Otobiyografik tarafı oldukça güçlü bir metin. Yazar büyük cümleler kullanmak yerine, bir çocuğun gözünden savaşın; gündelik hayatı, aile ve arkadaşlık ilişkilerini nasıl değiştirdiğini anlatıyor.
“Yaşamak, her şeyden önce dehşete katlanmak anlamına geliyordu.”

Fotoğraf: Yapı Kredi Yayınları
Marlen Haushofer, Duvar ile öyle bir etki bıraktı ki bende (kitap kulüplerimde okutup bir de üstüne kadın yazısını atölyemde ele aldım), Çatı Katı çıktığı gün heyecanla aldım; bitirdiğimde ise yazarı zihnimde gerçek yerine konumlandırdığımı hissettim.
Bir kadının içindeki çatlaklara sızıyor Haushofer ve bu sefer dili bana daha gündelik, daha yakın ama bir o kadar da tekinsiz geldi. Bachelard’ın “Çatı Katı” düşüncesiyle de fazlasıyla örtüşüyor aslında: Yalnızlığın, aklın, mesafenin ve iç konuşmanın alanı…
“Her türlü eski korku, bilinmedik yeni bir korkudan iyidir.”



