26 Nisan 2015

Hayal Ettiren Değil, Uçak Bileti Aldırtan Kitap

YAZI: CAN REMZİ ERGEN

 
Havaalanından otele doğru yola koyulurken gözüme bir şey çarpıyor. Yeni, eski bütün arabaların bir tarafında kaza izi var. HER TEKİL arabada. Gitmeden önce öğrendiğim Arapça kelimelerle, bindiğim taksinin şöförüne ‘Merhaba, nasılsınız?' diyorum. Taksi şöförü gülümseyip  nereli olduğumu soruyor, Türk olduğumu  öğrenince ‘Yavaş yavaş Hassan Şaş' dedikten sonra  açıklamaya başlıyor: "Kahire’de 20 milyon kişi yaşıyor. Burada yollarda şerit yok. Olsa da insanlar görmüyor. Bu yaptığımıza  araba kullanmak yerine oyun oynamak desek daha doğru olur".
 
 
Kahire’ye gideceğimi söylediğim bir arkadaşım, bir gün Kahire’de bir sokakta arabalarının sıkıştığını ve 15 kişinin gelip arabayı kenarlarından tutup, kaldırıp 2 metre ileriye koyduklarını söylediğinde bu durumu küçük bir şaka sandım. İnanmak için bu duruma gözümle şahit olmam gerekiyormuş. Kahire’de olmanın ne demek olduğunu anlamak için sabahtan akşama kadar açık alanda olduğunuz her an için bir fon sesi hayal etmeniz gerek. Korna sesleri. Hiç durmayan korna sesleri. En iyi olasılıkla birinin bitip diğerinin başladığına tanık olursunuz. Her ihtimalde varlar. Senfoni desek yalan olmaz. Kaos senfonisi. Düzenlenmiş değil, gerçek kaos. Uçurumun en zengin ve en fakir arasında olduğu bir kaos. İçinde her an sizi nasıl bir sürprizin beklediğini bilmediğiniz bir şehir. Kaosun en güzel hali.
 
 
Şehir Merkezine doğru ilerlerken boyasız binaların içinde insanların yaşadığını görüyorum. Yapı tamamlanmış ama boyanmamış. Devlete vergi  vermemek için, evi tamamlayan son aşama olan boyamayı yapmıyorlarmış. Ve aileye her yeni katılan üye için binaya yeni bir kat ekleniyormuş. Sanki çölün kumları bütün şehri sarmış. Bir çeşit gizem  şehrin üstünü kaplıyor. En pis yerlerden geçmek bile o gizemi ve ahengi bozmuyor. 
 
 
Artık fotoğraf makinamı çantadan çıkarma zamanı.Uzun süre boyunca direnmişlerdi. Sokakta insanlar fotoğraflarını çekmemi istemiyorlar. Etiketlenmiş hissediyor ve onların fotoğrafını çektiğimde sanki arap baharını ve o hallerini belgelemeye devam ediyorum gibi hissediyorlardı. Medya o insanları neredeyse fişlemişti. Politik anlamda yaşananların insanlar üzerindeki etkisi kendini bu şekilde gösteriyordu. Olayların nasıl yaşanmış olduğu da o şehri görmeden kafamda oturamazdı. İnsanların birbirine çok sıkı bir biçimde bağlı olduğu bir dinamik var. Sanki sokakta herkes birbirini tanıyor, arkasını dönse arkasındaki ona sarılacak.
 
 
Türkler olarak misafirperverliğimizle nasıl övünüyorsak, Mısır’lıları tanımlamak için o misafirperverliği iki ile çarpın ve biraz daha fazla ısrar ekleyin. Sanki dünyanın en sıcak kanlı, kocaman kalpli insanları bu sıcak coğrafyada toplanmış. Varolan tezi Kahire de doğruluyor. Sıcak coğrafyaların insanı da sıcak kanlı oluyor. Sıcak kanlı ve bir yandan da o sıcak kanla üzerine rehavet çökmüş olan.
 
 
V.S. Prittchett'in bir yazısındaki Türkiye’yi anlatışını Mısır’a uyarlamak yazının anlamını katlıyor; Mısır'da (Türkiye'de) iki tür insan olduğunu fark edersiniz: taşıyanlar ve oturanlar. Hiç kimse bir Mısır’lı (Türk) kadar rahat, ustaca ve halinden memnun bir şekilde oturamaz, vücudunun her bir bölgesiyle oturur; bizzat suratı oturur.
 
 
Piramitlerin değeri hiçbir zaman düşmüyor. Çölün başlangıcındaki piramitler hem insanlığa dair bir sorgu hem de bir çekim alanı. Üzerinde birikmiş olan enerji sizi Firavunlarla buluşturuyor. Deve ve atlar üzerinde çölü ziyaret edip piramitleri gezdikten sonra artık şehir merkezine iniyoruz. Uğruna Kahire’ye geldiğim Midak Sokağıı ile buluşuyoruz.
 
 
‘Sokak benim için bütün bir dünyanın sembolüdür, dünyayı nasıl görüyorsam sokağı da öyle biçimlendiririm.’  diyor Necib Mahfuz. Bunu söyleyeli yıllar geçse de sokak aynı görevini sürdürüyor. Dünyanın temsilini bir sokakta sahnelemek. Herkes orada, mahallenin şeyh dervişi, dilenci olmak isteyenleri para karşılığı sakatlayan Zaita, genç berber Abbas ve diğer herkes.
 
 
Kahire’nin yoksul bir semtinde bir arka sokak ve bu sokağın sakinleri, Necib Mahfuz’un bu çok sevilen romanının dokusunu oluşturuyor. O karakterler ise varoluşlarıyla büyülü bir dünyayı betimliyor. O büyülü dünyanın oluşmasında şehrin kendisi ise ana karakter. Necip Mahfuz’un kitabını okurken kendi dünyamı yaratmıştım. Daha Kahire’yi hayatımda hiç görmeden, kafamda bir Kahire vardı. 
 
 
Benim Kahire’m. Aslında Mısır'a giderek biraz da kendi hayal dünyamda yarattığım şehirle, 'gerçeği' arasındaki farkları görmek istedim sanırım. Necib Mahfuz'un romana yazdıklarını filtresiz haliyle görmek böylece yazarın yorumuna ve de bakış açısına yerinde tanık olmak istedim.  Bir romanı okumak ve filmini izlemek konusunda süregelen tartışmalar gibiydi biraz.
 
 
Kitapların bizi bir anda başka yerlere götürebileceğini bilirdim ama bir kitabın uçak bileti aldırıp beni günübirlik Kahire’ye uçurabileceğini tahmin etmedim. Georges Bizet’nin dünyanın en güzel İspanya betimlemelerini yaptığı Carmen’i İspanya’yı hiç görmeden hazırladığını biliyor muydunuz?
 
 
Fotoğraflarda Midak Sokağı'ndan bir kare yok, görmek isteyenler Kahire’ye uçmalı. Kalacağınız yer eski bir saray olan Cairo Mariott, gezeceğiniz müze Egyptian Museum, nane çayı içeceğiniz yer ise Fishawy Café olmalı. Sukran Habebi. 
 
 
 

 

 

ETİKETLER: SEYAHAT , KAHİRE