Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bu senenin en iyi kitaplarını düşünmeye, listelerimizi oluşturmaya, dönüp dönüp hangi kitabın bizde nasıl bir iz bıraktığını hatırlamaya başladık. Tabii bir de yıl bitmeden okumak istediklerimiz var...
Kasım ayına geldik! Artık mumlarımızı yakıp yağmurlu havaları, battaniye altında kitap okumayı ve erken kararan akşamları gönül rahatlığıyla romantize edebiliriz. En azından sosyal medyada gördüğümüz o kusursuz sonbahar atmosferine bir süreliğine inanmakta sakınca yok. Bir yandan da yılın sonuna yaklaşırken zihnimizde başka bir telaş başladı bile.
Bu senenin en iyi kitaplarını düşünmeye, listelerimizi oluşturmaya, dönüp dönüp hangi kitabın bizde nasıl bir iz bıraktığını hatırlamaya başladık. Tabii bir de yıl bitmeden okumak istediklerimiz var...

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Tartışmasız, bu yıl okuduğum en ilginç kitaplardan biri Michal Ajvaz’ın Boş Sokaklar romanıydı. Herkese kolaylıkla önerebileceğim bir kitap değil çünkü anlatının içinde kaybolmak pek çok okur için yorucu olabilir. Ama ben tam da bu kaybolma hissini sevdim. Prag’da karşılaşılan, anlamı bilinmeyen tuhaf bir sembolle başlayan hikaye, anlatıcının sembolün izini sürmesiyle giderek genişliyor. Kayıp bir kadının peşine düşerken her ipucunun başka bir hikayeye açıldığı, gerçeklikle hayalin birbirine karıştığı devasa bir anlatı labirentine giriyoruz.
Romanı özellikle göstergebilim açısından da oldukça ilginç buldum. Her gösterge başka bir göstergeye, her hikaye yeni bir hikayeye gönderme yapıyor. Tam bir anlama ulaştığımızı düşündüğümüz anda kendimizi bambaşka bir anlatının içinde buluyoruz. Anlam sürekli erteleniyor, çoğalıyor ve dönüşüyor öyle ki bir noktadan sonra hangi hikayenin asıl hikaye olduğunu bile unutuyoruz. Ajvaz, okuru bir gizemin çözümüne ulaştırmaktan çok, anlam arayışının kendisini romanın merkezine yerleştiriyor. Bu yüzden benim için sonuca varmaktan ziyade, anlatının açtığı sonsuz ihtimaller arasında dolaşmanın heyecanıyla öne çıkan bir okuma deneyimi oldu.
“Harfler ve rakamlar, nedenlerini sonsuz, kök sisteminden kopup boşlukta bir kurtuluş dansıyla hareket ediyorlardı, tıpkı sonbaharda yaprakların dallarından ayrılıp rüzgârda sürüklenmesi gibi.”

Fotoğraf: @1kitap.1mekan
Bu yıl okuduğum en iyi beş kitap arasında hiç tereddütsüz yer vereceğim eserlerden biri, Lea Ypi’nin Haysiyetsizlik romanı. Ypi, ailesinin geçmişinin, özellikle de büyükannesi Leman’ın hayatının izini sürerken yalnızca bir aile hikayesini yeniden kurmakla kalmıyor, tarihin nasıl yazıldığını, hafızanın nasıl şekillendiğini ve bir insanın kimliğinin devlet arşivleri, ideolojik söylemler ve tarihsel yargılar tarafından ne ölçüde belirlenebileceğini de sorguluyor.
Üzerine en çok konuştuğumuz mesele de Ypi’nin büyükannesinin haysiyetini iade etme çabası. Bu çaba, Leman’ı devletin arşivlerinde hakkında hüküm verilmiş bir nesne olmaktan çıkarıp kendi hayatının öznesi olarak yeniden görebilme girişimi aynı zamanda. Çünkü bir insanın geçmişini anlamaya çalışmak, onun hakkında tutulmuş kayıtları okumaktan çok daha fazlasını gerektiriyor.
Bütün bu tartışmaların dönüp dolaşıp bağlandığı yer ise kimlik meselesi. Bir insanın; ailesinin hafızasında, toplumun gözünde, devletin arşivinde ve kendi hatıralarında birbirinden farklı kimliklere sahip olabilmesi, bir hayatın hiçbir zaman tek bir anlatıya, belgeye ya da hükme indirgenememesi... Romanın sonunu özellikle sevmemin nedeni de bu. Ypi, geçmişi bütün boşlukları doldurulmuş, kesin bir hikayeye dönüştürmek yerine, onun çelişkileriyle ve belirsizlikleriyle birlikte var olmasına izin veriyor.
“Gerçekten de bazen hatırlamak, kesin zamanını dikkate almaksızın duygularımız için bir gerekçe bulduğumuz o nadir anı kabullenmektir.”

Ömer F. Oyal’ın Zaman Lekeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan tarihsel dönüşümü, bireysel anlatılar üzerinden ele alıyor. Romanın merkezinde ise oldukça sıradışı bir anlatıcı var: Bir tren vagonu. 1943 yılında Adana’dan İstanbul’a doğru ilerleyen 11 numaralı vagon, yalnızca yolcularını değil, geçmişte tanıklık ettiği hayatları, karşılaşmaları ve tarihsel kırılmaları da taşıyor.
Romanın en ilginç taraflarından biri, Türk modernleşmesini kesintisiz bir ilerleme hikayesi olarak değil; çelişkileri, kopuşları ve kayıplarıyla birlikte ele alması. Demiryolu, modernleşmenin ve ilerleme düşüncesinin en güçlü simgelerinden biri. Oyal ise rayların çizdiği düz güzergahın aksine, sürekli geçmişe dönen, farklı zamanlar arasında dolaşan parçalı bir anlatı kuruyor. Tren ileriye doğru hareket ederken hikaye durmadan geriye bakıyor. Böylece modernleşmenin yalnızca yenilikleri değil, geride bıraktığı hayatlar ve unutulan hikayeleri de görünür hale geliyor.
1900’lerin başından 1943’e uzanan Türkiye tarihinin önemli kırılmalarını takip ederken, büyük tarihsel olayların sıradan insanların hayatlarına nasıl yansıdığını, kişisel hatıralarla toplumun ortak hafızasının nasıl birbirine karıştığını görüyoruz. Ağır atmosferi, katmanlı anlatısı ve geçmişle bugün arasında sürekli gidip gelen yapısıyla kolay bir okuma sunmasa da Zaman Lekeleri, benim için son derece etkileyici bir romandı.
“Fakat bu teklif ilginç. Hem burası yeni kurulan bir şehir. Neredeyse her şey yeniden yapılıyor. Bunun içinde olmak ilginç olabilir. İstanbul gibi oturmuş şehirler sürgünlük duygusunu daha da açığa çıkarıyor. Bu şehirde ise hiçbir şey yok. Her şey yeni inşa ediliyor. Yeni inşa edilen şehirler kişiyi dışarı atmaz, zira herkes ne olduğunu zaten el yordamıyla görmektedir.”

Bu aya bir de bonus kitap eklemek istedim. Kurgu dışı okumaları sevenleri oldukça memnun edeceğini düşündüğüm, Arda Öztaşkın’ın Hayatı Yaşanır Kılan, Boşluktur kitabı, çağımızın neredeyse her alanına hakim olan verimlilik takıntısını sorguluyor. İklim krizinden yapay zekaya, çalışma hayatından bireysel ilişkilerimize uzanan pek çok meseleyi Foucault’dan Goffman’a, Eva Illouz’dan Zygmunt Bauman’a uzanan düşünürlerin temel fikirleriyle birlikte ele alıyor. Kitabın sevdiğim tarafı, gündelik hayatımızın o kadar içine yerleşmiş ki artık sorgulamadığımız alışkanlıklara başka bir gözle bakmamızı sağlaması. Okurken bazı düşüncelere itiraz ediyor, bazılarında ise kendimizi yakalıyoruz.
“Modern sistemler dünyayı önce ölçülebilir hale getirir, sonra ölçtüğünü yönetir, sonra yönettiğini optimize eder ve sonunda optimize ettiği şeyi, temsil ettiği gerçekliğin yerine koyar.”



