Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


David Lynch’ten Patti Smith’e, Björk’ten Jean-Michel Basquiat’ya sanatçılarda derin izler bırakan edebi yapıtları keşfediyoruz.
Bir sanatçının başucu kitabı, onun dünyasına açılan en kişisel pencerelerden biri olabilir. Sayfalarına tekrar tekrar dönülen, ilham veren ya da zihinde uzun süre yer eden bu kitaplar, sanatçıların üretim biçimleri ve dünyaya bakışları hakkında da ipuçları taşır. David Lynch’ten Patti Smith’e, Björk’ten Jean-Michel Basquiat’ya uzanan bu seçkide, farklı disiplinlerden sanatçıların başucu kitaplarını ve bu eserlerle kurdukları özel bağı keşfediyoruz. Kimi bir sanatçının yaratıcı yolculuğuna eşlik ediyor, kimi sanatına yön veren düşüncelere kapı aralıyor, kimi de kişisel dünyasında kalıcı bir yer ediniyor.

David Lynch’in Franz Kafka’ya duyduğu hayranlık, The Metamorphosis söz konusu olduğunda edebiyat sevgisinin çok ötesine geçiyor. Lynch, Kafka’nın Gregor Samsa’sıyla kendisini özdeşleştirdiğini açıkça söylemiş ve hikayeyi sinemaya uyarlamak için senaryo dahi yazmıştı. Proje, Gregor’un böceğe dönüşümünü inandırıcı biçimde yaratmanın teknik ve ekonomik zorlukları nedeniyle hayata geçmedi. Lynch’in Kafka’yla kurduğu bağ ise sinemasında yaşamaya devam etti: kimlik değişimleri, gerçekliğin çatlaması, bedenin tekinsizleşmesi ve sıradan hayatın içinden çıkan absürt korkular, onun dünyasının temel taşları arasında yer aldı.
Kafka’nın The Metamorphosis’i, Lynch için adeta açıklanamayını açıklamaya çalışmadan anlatmanın bir örneği. Hikayenin karanlık mizahı ve psikolojik durumları fiziksel dönüşümler aracılığıyla görünür kılması, Lynch’in sinema dilindeki tuhaf ve rüya benzeri atmosferle güçlü bir paralellik taşıyor.

David Bowie’nin 2013’te paylaştığı 100 kitaptan oluşan kişisel listede ilk sırada David Sylvester’ın Interviews with Francis Bacon kitabı bulunuyordu. 25 yıla yayılan söyleşilerden oluşan kitap, Francis Bacon’ın resim yapma biçimini, sanat hakkındaki düşüncelerini ve üretim sürecini doğrudan kendi sözleriyle ortaya koyuyor.
Bowie’nin bu kitaba duyduğu ilgi, onun müzikle sınırlı olmayan yaratıcı merakını da ele veriyor. Kendisini sürekli dönüştüren, karakterini ve estetik dünyasını yeniden icat eden bir sanatçı olarak Bowie’nin Bacon’ın sanatın nasıl üretildiğine dair düşüncelerine yakınlık duyması şaşırtıcı değil. Kitabın Bowie’nin listesinde bir numarada yer alması da bu bağı daha anlamlı kılıyor.

Patti Smith için The Glass Bead Game, gelip geçici bir favoriden çok daha fazlası. Smith, kitabın hayatında önemli bir yere sahip olduğunu, tekrar tekrar okuduğunu söylüyor. Hatta 16 yaşında edindiği, zamanla yıpranmış eski kopyasını hâlâ okuduğunu anlatıyor. Daha yakın tarihli bir Proust Questionnaire yanıtında ise romanın başkahramanı Joseph Knecht’i en sevdiği kurmaca kahraman olarak tanımlıyor.
Hermann Hesse’nin romanı; sanat, müzik, felsefe, bilim ve düşüncenin tek bir yaratıcı sistem içinde buluştuğu bir dünya kuruyor. Farklı disiplinler arasında dolaşan Smith’in üretim biçimiyle bu yaklaşım arasında doğal bir akrabalık var. Şair, müzisyen, yazar ve görsel sanatçı olarak çalışan Smith’in yaratıcılığa bakışında da merak ve farklı alanları bir araya getirme arzusu belirgin.

Marina Abramović’in pratiğini yalnızca performans sanatı üzerinden okumak, işlerinin arkasındaki spiritüel ve zihinsel araştırmayı gözden kaçırmak anlamına gelebilir.
The Secret Oral Teachings in Tibetan Buddhist Sects, Tibet Budizminin sözlü öğretilerini, meditasyon pratiklerini ve mistik geleneklerini inceleyen bir çalışma olarak Abramović’in bilinç, beden ve sınırlar üzerine kurduğu sanat anlayışıyla paralellik taşıyor.
Abramović’in sanatında beden; dayanıklılığın, zihinsel konsantrasyonun ve dönüşümün alanı. Bu nedenle kitap, onun performanslarını besleyen “bedeni aşarak zihne ulaşma” fikrini anlamak için de ilginç bir pencere açıyor.

Denis Johnson’ın Train Dreams’i, Nick Cave’in yıllardır dönüp dolaşıp okuduğu kitaplardan biri. Cave, kitabın kendisine yıllardır eşlik ettiğini ve onu kusursuz bir edebi eser olarak gördüğünü söylüyor.
Özellikle sıradan bir hayatın, Johnson’ın yalın anlatımıyla olağanüstü ve sarsıcı bir hikayeye dönüşmesinden etkilendiğini anlatıyor. Romanın merkezindeki yas, kayıp, yalnızlık ve zaman duygusu Cave’in kendi üretiminde sık sık karşılık bulan temalar. Cave, kitabın yas hakkında olduğunu ancak bunun okura hemen açıklanmadığını; hikayenin sonlarına doğru asıl etkisinin ortaya çıktığını söylüyor. Johnson’ın sade ve gösterişsiz diliyle büyük duyguları anlatması da Cave’in kendi şarkı yazarlığındaki şiirsel yoğunlukla kesişiyor.

Anaïs Nin’in günlükleri, iç dünyanın dış dünyayla nasıl kesiştiğini takip eden en yoğun edebi kayıtlardan. Björk’ün seçkisinde yer alan The Diary of Anaïs Nin de sanatçının kendine özgü, içgüdüsel ve sınırları zorlayan yaratıcı dünyasıyla yan yana geldiğinde anlam kazanıyor.
Nin’in yazıları; arzu, yaratıcılık, kimlik, ilişkiler ve benlik üzerine filtresiz bir iç gözlem alanı açıyor. Björk’ün müzik, görsel sanat, kostüm ve performansı aynı yaratıcı evrende buluşturan yaklaşımı düşünüldüğünde, bir sanatçının kendi iç dünyasını üretiminin hammaddesine dönüştürme biçimi bu kitabı özellikle ilgi çekici kılıyor.

Basquiat ile Robert Farris Thompson’ın Flash of the Spirit kitabı arasındaki bağ, bu listedeki en doğrudan ilişkilerden biri. Basquiat kitabı o kadar sevmişti ki Thompson’a bunun en sevdiği kitaplardan biri olduğunu söyledi ve kendi eserlerinden birini ona hediye etti.
Afrika diasporasının sanat geleneklerini ve Afro-Atlantik kültürünün görsel dilini inceleyen kitap, Basquiat’nın kendi sanatındaki semboller, kelimeler ve referanslarla güçlü bir karşılık buluyordu. Thompson da Basquiat’nın eserlerine Batılı sanat tarihi üzerinden bakılmasına karşılık onun Afro-Atlantik köklerini merkeze almıştı. Kitaptaki Yoruba, Kongo, Dahomey, Ejagham ve Mandé geleneklerinin Basquiat’nın görsel dünyasında izleri görülebiliyor. Bu nedenle Flash of the Spirit, Basquiat için kendi görsel dilini anlamlandırmasına yardımcı olan bir kaynak olarak öne çıkıyor.

T. S. Eliot’ın The Waste Land’i, modern dünyanın parçalanmışlığını, yabancılaşmayı, kaybı ve anlam arayışını farklı sesleri ve dönemleri bir araya getirerek anlatan bir şiir. Francis Bacon’ın çarpıcı, parçalanmış ve huzursuz insan figürleriyle kurduğu görsel dünyanın yanında düşünüldüğünde, Eliot’ın şiirindeki kırık yapı güçlü bir edebi karşılık yaratıyor.
Bacon’ın resimleri de çoğu zaman tek bir anlatıya teslim olmaz; bedenler deformasyon, hareket ve belirsizlik içinde parçalanır. The Waste Land’in farklı metinleri, sesleri ve kültürel referansları bir araya getirerek oluşturduğu parçalı yapı, bu nedenle Bacon’ın resimlerine bakarken zihinde açılan benzer bir alan yaratıyor: Bütünün kaybolduğu, anlamın parçalar arasında aranmak zorunda kaldığı bir dünya.


