Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Moda haftaları izlemek üzerine kurulu olabilir ama Valentino, konuklarının biraz da okumasını istedi.
Bir defile davetiyesi genellikle nerede olmanız ve ne zaman gelmeniz gerektiğini söyler; bazen de podyumda sizi neyin beklediğine dair şifreli bir ipucu verir (Dior’da bu bir ceviz, Schiaparelli’de ise kandi tarzı bir arkadaşlık bilekliğiydi). Valentino’nun 2027 İlkbahar/Yaz defilesinde ise Alessandro Michele, konuklardan yanlarında bir kitap getirmelerini istedi. Davetiyenin içine iliştirilmiş küçük yeşil kartta “Yeni ya da kendi kütüphanenizden” yazıyordu. Defilenin ardından toplanan kitaplar yerel kütüphanelere bağışlanacaktı.
Koleksiyon, Antibiblioteca: Catalogue of the Unread başlığı altında sunuldu ve böylece ön sıra bir anlamda kendi okuma listesini oluşturdu. Michele’nin de bildiği gibi, kıyafetleri bir insan hakkında bir şeyler anlatabiliyorsa kitaplığı belki çok daha fazlasını söyleyebilir. Davetiyeye, kulağa hayalî gelmeyecek kadar gerçekçi ama bir o kadar da gizemli kitap isimlerinden oluşan basılı bir seçki de eşlik ediyordu: The Hand That Slows Down to Write’tan Keeper of a Light No Ship Needs Anymore’a uzanan bu liste, defilenin ardındaki düşünceye dair ipuçları veriyordu. Podyumdaki görünümler tasarımcının eterik ve romantik ruh dünyasına yaslansa da bu aynı zamanda edebî bir otoportre çalışmasıydı. Bir anlığına It-bag’leri unutun; çünkü bugün Paris’te bir insan hakkında en çok şey anlatan aksesuar, elinizden çıkarmaya hazır olduğunuz kitaptı.

Claude Billen’ın 1973 yılında yayımlanan ve sevgili dostu Gabrielle Chanel’e adadığı anı kitabını getiriyorum. Claude, Coco Chanel’in hayatta kalan son arkadaşlarından biri. Moda dünyasının en büyük ikonlarından birini bir arkadaşının gözünden okumak son derece etkileyici.

Edebiyat eğitimi aldığım ve özgürlüğü soluduğum yer burasıydı; geleceğin kadınlara ait olduğuna inanıyordum. Ancak gardımızı asla düşürmemeliyiz. Natalia Aspesi’nin 1978 yılında yayımlanan bu kitaptaki sözleri bugün her zamankinden daha güncel.

James Baldwin’e bayılıyorum ve bunun şimdiye kadar yazılmış en güzel aşk hikayelerinden biri olduğuna inanıyorum.

Pier Paolo Pasolini’nin Ragazzi di vita kitabını bağışlamayı seçtim çünkü kendisi en sevdiğim yazarlardan biri; kitap benim şehrim Roma’da geçiyor ve dostluğu, özgürlüğü ve büyümeyi anlatıyor. Ama her şeyden önce, hayatın kıyısında yaşayanları görmenin ve dinlemenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan bir kitap. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ güncelliğini koruyan bir roman.

Aslında John McPhee’nin Basin and Range kitabını getirecektim ama henüz bitirmedim. Bunun yerine Luke Leitch, bohem otelindeki “bir kitap al, bir kitap bırak” rafından benim için bu kitabı seçti. Dalí bana, Alessandro Michele’nin Valentino’daki estetik dünyasının takdir edeceği türden bir sanatçı gibi geliyor.

Valentino’nun köklerinde belirli bir İtalyan güzelliği fikri yatıyor. Bu nedenle Floransa’daki Uffizi’de bulunan eserlere adanmış bu eski Fransız kataloğunu gördüğümde hiç düşünmeden onu seçtim. Kitabı, Paris’in Saint-Germain bölgesindeki vazgeçilmez otelim La Louisiane’ın yönetiminin izniyle aldım; burası bir bakıma Paris’in Chelsea Hotel’i gibiydi ve soylulaştırmanın etkisine kapılmasından önce kitabı oradan aldım. Sartre ve de Beauvoir’ın yaşadığı otel burasıydı; Henry Miller, Miles Davis ve Jim Morrison da müdavimleri arasındaydı. Tüm bunlar, otelin konuk kütüphanesini özellikle ilgi çekici kılıyor. Dolayısıyla bu kitabı Valentino’ya bağışladığı için La Louisiane’a teşekkür ederim.

Kitaplar bizim için hem bir gurur kaynağı hem bir yük hem de bir araç. Gurur kaynağı çünkü onları seviyoruz; hikayelerini, içeriklerini... Ama aynı zamanda güzel objeler olmalarıyla, kitapların kendisini de seviyoruz. Bir yandan da fiziksel objeler oldukları için hantal, ağır ve çok sayıdalar. Son olarak, mimarız ve onları sürekli birer araştırma aracı olarak kullanıyoruz; bizim için paha biçilemez ve yeri doldurulamazlar. Sık sık kitap hediye ediyoruz ve bunu seviyoruz çünkü bir mesaj taşıyorlar: Bize bir şey anlatan ve alıcısına yönelik bir mesaj. Tek bir objenin içinde yoğunlaşmış, tamamen sessiz bir alışveriş gibi.
Kitaplığımızdan Raymond Queneau’nun Exercises in Style kitabını seçtik: Aynı hikayenin 99 kez, her defasında farklı bir biçimde anlatılması. Anlatım biçimi değiştikçe her versiyon tamamen yeni bir hikaye gibi hissettiriyor.
Moda da aslında bundan çok farklı değil: Bir defile hâlâ bir defiledir; modeller podyumda yürür. Her bir defileyi benzersiz kılan ise hikayenin anlatılma biçimidir. Bizim için bu da set tasarımı üzerinden gerçekleşiyor.

Leonardo Sciascia’nın Il Giorno Della Civetta adlı klasiğini getirmeye karar verdim. Kitabı ilk kez lisede okumuştum ve o zamanlar pek sevdiğimi söyleyemem. Birkaç ay önce, o dönemde okuduğum bazı kitaplara yeniden dönmeye başladım. Yıllar sonra, farklı bir yaş ve duyarlılıkla yeniden karşılaştığınızda neler olduğunu görmek istedim.
Bana hayatımın en çalkantılı dönemini, ergenliği hatırlatıyor; başkarakterle çarpıcı bir karşılaşma yaşatıyor. Yabancılaşma, isyan ve kuralları reddetme duygumu beslemişti. Büyümenin getirdiği tipik sorularla yüzleşiliyor: Ben kimim? Neden yalnız kalmak istiyorum ama aynı zamanda başkalarını özlüyorum?

Bu romanı, Kenji Miyazawa’nın A Night on the Milky Way Train and Other Stories kitabını her zaman yanımda taşırım. Sade ama felsefi bir kitap; Japonya’da pek çok insanın okul yıllarında karşılaştığı hikayelerden bazılarını içinde barındırıyor. Kitaba adını veren hikaye, galaksinin içinden geçen bir trene binen ve rüya gibi bir yolculuğa çıkan iki çocuğu anlatıyor. Doğanın, hayal gücünün ve sessiz bir ahlak duygusunun bir arada var olduğu Miyazawa’nın fantastik dünyasına hoş geldiniz.
Okumanın her zaman derinlik, eğitim ya da özellikle ilham verici bir şeyle ilgili olması gerektiğini düşünmüyorum. Bazen sadece kendinizi sürükleyici bir hikayeye bırakmak istersiniz. Genellikle BookTok’un ya da viral edebiyat trendlerinin peşinden sürüklenen biri değilim ama Riley Sager’ın The House on the Cliff kitabı hakkında o kadar çok şey duydum ki sonunda okumaya karar verdim. Ve itiraf etmeliyim ki, biraz gönülsüzce de olsa, gerçekten dedikleri kadar etkileyici olduğunu kabul ediyorum.
Moda Haftası boyunca çok az uyuduğum, günün sonunda yatağa yığıldığım ve sabah 6 uçuşlarına yetiştiğim zamanlarda bile okumaya devam ettim. Herkesin, aslında uyuması gerektiğini bildiği halde kendisini sayfalara yapıştıracak kadar sürükleyen bir kitabı olmalı.