Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


San Sebastian’ın sakin kıyılarını, Pamplona’nın taş sokaklarını ve bu iki şehir arasında gidip gelen ruh halini, Ernest Hemingway romanının satır aralarında arıyoruz.
Ernest Hemingway, İspanya’yı ilk kez gördüğünde henüz dünyaca ünlü bir yazar değildi. Savaştan yeni çıkmış, gazetecilikten edebiyata geçmeye, hayatla arasındaki mesafeyi hâlâ ayarlamaya çalışan genç bir adamdı. Boğa güreşleriyle, kalabalık meydanlarla, sert güneşle ve insanın dayanma sınırlarını zorlayan anlarla karşılaştığında, aradığı şeyin tam da bu coğrafyada olduğunu fark etti. İspanya onun için bir manzara değil bir yüzleşme alanıydı.
Bu yüzleşmenin edebiyata dönüştüğü kitaplardan biri, 1926’da yayımlanan Güneş de Doğar oldu. Roman, San Sebastian’ın sakin kıyılarını, Pamplona’nın taş sokaklarını ve bu iki şehir arasında gidip gelen bir ruh halini anlatıyordu. Ben de bu kitabı çantama koyup, neredeyse bir rehber gibi kullanarak aynı rotayı takip etmeye karar verdim: Önce San Sebastian, ardından Pamplona. Amacım bir edebiyat turu yapmak değil yüz yıl önce yazılmış cümlelerin bugün hâlâ bir şehrin ritmiyle örtüşüp örtüşmediğini görmekti. Yürürken, acıkırken, otururken... Kısacası seyahatin gündelik anlarında.
San Sebastian’a vardığımda ilk hissettiğim şey hafiflik. Şehir düzenli, sakin ama canlı. İnsanlar acele etmiyor; sanki denizin ritmine uyum sağlamışlar. La Concha Plajı’na doğru yürürken sokakların yumuşak bir eğimle denize açılması, kenti olduğundan daha ferah gösteriyor. Bazı şehirler daha ilk adımda “Burada yürümek iyi gelecek” der; San Sebastian da onlardan biri.
Kentin bu ferah ve dengeli hissinin ardında, geçirdiği tarihsel dönüşüm yatıyor. Ortaçağ’da küçük bir balıkçı yerleşimiyken 19. yüzyılın sonlarında İspanyol aristokrasisinin yazlık adreslerinden biri haline gelince bugünkü mimari kimliğini kazanmaya başlamış. Özellikle Parte Vieja (Old Town) ile nehir boyunca uzanan yeni şehir arasındaki geçiş, bu dönüşümü net biçimde gösteriyor. Eski şehirde dar sokaklar, taş cepheli evler ve küçük meydanlar hakimken; 20. yüzyıl başında inşa edilen Belle Époque yapılar, geniş bulvarlar ve zarif balkonlar kente neredeyse Paris’i andıran bir düzen kazandırmış. Ayuntamiento de San Sebastián (Belediye Binası) ve Teatro Victoria Eugenia, bu dönemin en karakteristik yapıları arasında. Parte Vieja’nın kalbinde yer alan Plaza de la Constitución, geçmişte boğa güreşlerine ev sahipliği yapımı ve bugün hâlâ kentin sosyal buluşma noktalarından biri olmayı sürdürüyor. Modern mimarinin kente sonradan eklenen güçlü örneklerinden Kursaal Kongre Merkezi ise denizle şehir arasındaki ilişkiyi çağdaş bir dille yeniden kuruyor. Tüm bu yapılar, San Sebastian’ın yalnızca güzel bir sahil kenti değil farklı dönemleri uyumla bir araya getirmiş bilinçli bir şehir olduğunu hissettiriyor. Bu mimari denge, bugün kenti yürüyerek keşfetmeyi bu kadar keyifli kılan unsurların başında geliyor.

Mugaritz, yemeği duyusal ve düşünsel bir keşif yolculuğu olarak tanımlayan radikal bir adres.
La Concha bir plaj olmanın ötesinde kentin ortak salonu gibi. Merdivenlerde oturanlar, sahilde yürüyenler, denize girip çıkanlar... Ben de plajın kenarında durup Güneş de Doğar’ın San Sebastian bölümlerini yeniden okudum. Hemingway’in yüz yıl önce tarif ettiği kumun dokusu, suyun serinliği ve kalabalığın gündelik hali, bugünün manzarasıyla şaşırtıcı biçimde örtüşüyordu.
San Sebastian, edebiyat kadar sinemaya da yakışan bir şehir. Sahil şeridi, eski yapılar ve ışık, kente doğal bir sahne hissi veriyor. Burada yürürken bir filmin içindeymişsiniz gibi hissetmek işten bile değil. Üstelik şehrin dramatik bir güzelliği var. Deniz bir fon değil hikayenin kendisi. Bu yüzden San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nin yıllardır burada kök salmasına şaşmamalı. Kent, kamerayı kendine çekerken sizin adımlarınızı da kadraja dahil ediyor adeta.
San Sebastian’ın mutfağı, kentin karakterini en iyi anlatan unsurlardan. Burada yemek, planlı bir “akşam yemeği” olmaktan çok, günün doğal akışının bir parçası. Pintxo barlarında insanın ister istemez gözü doyuyor. Tezgahlar, küçük tabaklar üzerinde özenle hazırlanmış lokmalarla dolu. Her biri ayrı bir fikir, ayrı bir tat. Gilda, tortilla pintxo’su, ızgarada kısa süre tutulmuş karidesler, bacalao ve txangurro burada mutlaka tadılması gereken lezzetler arasında. Özellikle chipirones; doğru pişirildiğinde dışı hafifçe çıtır, içi yumuşak kalıyor. Bir lokma aldıktan sonra, bu kentin neden gastronomi dünyasında bu kadar konuşulduğunu anlamak zor değil. Tatlılarda ise Bask usulü yanık cheesecake öne çıkıyor. Gösterişsiz ama etkili. Bir dilim, bir çatal ve kısa bir zevk ânı. Bu şehirde yemek yemek, sizi hiç yormadan kentte daha uzun vakit geçirmeye ikna ediyor.
San Sebastian, nüfusuna oranla dünyada en fazla Michelin yıldızlı restorana sahip şehirlerden biri. Buna rağmen gastronomi, elitist bir mesafe yaratmıyor; sokakla iç içe yaşıyor. Mutfağın güçlü bir karaktere sahip olmasının nedeni ise tamamen coğrafya. Bir yanda Atlas Okyanusu’nun sert ama bereketli kıyıları, diğer yanda Pireneler’in uzantısı yeşil ve engebeli tepeler... Denizle dağ arasındaki bu kısa mesafe, yüzyıllar boyunca hem iklimi hem de mutfağı şekillendirmiş. Balıkçılık, hayvancılık ve tarımın aynı anda var olabildiği bu dar coğrafya, malzemeye saygılı ve yaratıcılığa açık bir mutfak kültürü doğurmuş. San Sebastian’ın bugün Avrupa’nın gastronomi başkentlerinden biri olarak anılması tesadüf değil; aksine bu sıkışık coğrafyanın ürettiği yoğun lezzet hafızasının doğal bir sonucu.
Bu noktada, kentteki gastronomi kültürünün modern yüzlerinden biri olan şef Andoni Luis Aduriz’i anmamak olmaz. San Sebastian yakınlarındaki Mugaritz’te kurduğu dünya, yemeği bir tabak olmaktan çıkarıp bir fikre dönüştürüyor. Aduriz’in hikayesi, Bask mutfağının son 20 yılda nasıl düşünsel bir alana dönüştüğünün de özeti gibi. Onun mutfağında tat kadar merak da önem taşıyor.
San Sebastian’da kente kısa bir mesafede bir doğa yürüyüşü eklemek, anlatıyı tamamlıyor. En pratik ve etkileyici rotalardan biri, sahil hattını takip eden Paseo Nuevo-Monte Urgull yürüyüşü. Dalgaların taşlara vurduğu bölümden başlayıp tepeye doğru yükselirken şehir, yavaşça bir kartpostal gibi açılıyor. Yükseklerden bakıldığında La Concha’nın kıvrımı, şehrin neden rahatlatıcı bir haleti ruhiye taşıdığını daha net anlatıyor.

Modern Bask mutfağının dünyadaki en güçlü temsilcisi. Juan Mari Arzak ve kızı Elena’nın liderliğindeki mutfak, geleneksel kökleri avangard tekniklerle birleştiren bir laboratuvar titizliğinde çalışıyor. 2026’da kentin gastronomi hafızasını şekillendirmeye devam eden bu 3 Michelin yıldızlı adres, her tabakta görsel bir şölen vaat ediyor.
Mutlaka Deneyin: Karamelize soğanlı ve trüf mantarlı yumurta ve dondurulmuş meyvelerle hazırlanan yaratıcı deniz mahsulleri seçkisi.
Igueldo Dağı’nın yamacında, sonsuz bir deniz manzarasına karşı konumlanan Akelarre, adeta bir dinginlik noktası. Şef Pedro Subijana’nın mutfağı, Bask geleneklerini son derece rafine, hafif ve sofistike bir çizgide sunuyor.
Mutlaka Deneyin: Karakutu (The Black Box) ismiyle sunulan sürpriz deniz ürünleri tabağı ve fırınlanmış süt kuzusu.
Yemeği duyusal ve düşünsel bir keşif yolculuğu olarak tanımlayan radikal bir adres. Şef Andoni Luis Aduriz, 2026’da da ezber bozan sunumlarıyla misafirlerini şaşırtmaya devam ediyor. Burası, gastronominin sınırlarını sorgulatan bir deneyim alanı.
Mutlaka Deneyin: Yenilebilir Taşlar (özel bir kil ile kaplanmış lokal patatesler) ve mevsime göre hazırlanan keten tohumu kıtırları.
San Sebastian’dan kısa bir sahil sürüşü mesafesindeki Getaria kasabasında yer alan bu lezzet mabedi, ızgara sanatının dünyadaki zirvesi kabul ediliyor. Aitor Arregui’nin ustalığıyla hazırlanan balıklar, ateşin ve malzemenin en saf buluşmasını temsil ediyor.
Mutlaka Deneyin: Dünyaca ünlü ızgara kalkan balığı ve Bask mutfağının incisi Kokotxas (berlam balığı gerdanı).
Kentin tarihi (Parte Vieja) merkezinde, kömür ateşinin bilgeliğini modern dokunuşlarla birleştiren bir klasik. Mevsimsel ürünlere duyulan sonsuz saygı, burayı gurme gezginlerin vazgeçilmezi kılıyor.
Mutlaka Deneyin: Odun ateşinde enginar ve çam fıstığı kremalı deniz tarakları.
Pintxo kültürünün en aristokrat ve malzeme odaklı durağı. Barın üzerindeki taze mahsuller, özellikle yabani mantarlar ve deniz ürünleri konusundaki uzmanlıkları, Ganbara’yı on yıllardır şehrin gastronomi hiyerarşisinin tepesinde tutuyor.
Mutlaka Deneyin: Yumurta sarısı eşliğinde sunulan yabani mantar tabağı ve meşhur mini karidesli kruvasanlar.
Tüm dünyayı etkisi altına alan “San Sebastian Cheesecake” akımının doğduğu adres. 2026 yılında popülerliğini koruyan bu aile işletmesi, tek bir reçete ile kentin küreselmarkasına dönüşen en ikonik duraklardan biri.
Mutlaka Deneyin: Tabii ki orijinal Tarta de Queso (Cheesecake). Yanında taze demlenmiş bir kahve veya meyve bazlı özel bir infüzyon çay.
Ertesi gün Pamplona’ya geçerken kitabı yeniden açıyorum. Şehir değiştikçe anlatının tonu da değişiyor. San Sebastian’da cümleler dalga gibi akarken, Pamplona’da daha sert, daha köşeli bir ritim hissediliyor. Burası çoğu kişi için San Fermín Festivali’yle anılsa da festival dışında da güçlü bir karaktere sahip. Surlar, dar sokaklar, meydanlar... Şehir, sakin zamanlarında bile geçmişini taşımayı sürdürüyor. Burada yürürken, Hemingway’in neden bu kente defalarca geri döndüğünü anlamak mümkün. Plaza de Toros çevresinde dolaşıp kitabın son sayfalarını çevirdiğimde, etrafımdaki insanların gündelik hayatına karışıyorum. Kimse benim ne okuduğumu bilmiyor, ben de kimsenin nereye yetiştiğini... Ancak bu anonimlik, şehirle aramdaki bağı kuvvetlendiriyor.
Pamplona’nın sinematik tarafı ise San Sebastian’dan farklı: Burada ışık daha keskin, gölgeler daha belirgin. Taş duvarların ve dar sokakların içinde yürürken, sanki bir dönem filmindesiniz. Kalabalık bir anda köşeyi dönüyor ve siz bir anda sessiz bir ara sokağa düşüyorsunuz. Şehir, temposuyla kurgu yapıyor.
Mutfak, San Sebastian’daki kadar vitrinli değil. Daha sade, daha doğrudan ama hâlâ güçlü lezzetlerden oluşuyor. Navarra bölgesi sebzeleriyle tanınıyor. Mevsiminde denk gelinen kuşkonmaz, piquillo biberleri ve pochas, mutfağın temel taşları sayılabilir. Chistorra, Pamplona’nın en karakteristik tatlarından biri. İnce, baharatlı ve sıcak. Ekmek arasında ya da sade servis ediliyor. Abartısız ancak akılda kalıcı. Ajoarriero gibi geleneksel yemekler ise morina etrafında şekilleniyor; sarmısak, soğan ve uzun pişirme süreleriyle derinleşiyor.
Pamplona’da yemek, şehri tanımanın bir yolu. Uzun yürüyüşlerin ardından bir masaya oturup sade ama iyi pişmiş bir tabakla karşılaşmak, bu mütevazı yeri daha da gerçek kılıyor. Bu yolculuk bana şunu hatırlatıyor: Bir yeri görmek, sadece “oraya gitmek” değil; onun ritmine uyum sağlamakla da ilgili. Güneş de Doğar, bu vesileyle benim için bir roman olmanın ötesine geçiyor. Elimde taşırken şehirlerin içine karışmamı kolaylaştıran sessiz bir rehbere dönüşüyor. San Sebastian’da deniz, Pamplona’da taş duvarlar... İki şehir de farklı biçimlerde ancak aynı samimiyetle yaklaşıyor bana. Edebiyat, seyahatin üzerine binen bir yük değil doğru zamanda doğru yerde açıldığında, yolculuğu derinleştiren bir katmana evriliyor. Bu lezzetli topraklardan ayrılırken, kitabı çantama koyuyorum ama cümleler benimle gelmeye devam ediyor. Öyle ya, bazı yolculuklar bittiğinde bile sürer; sadece başka bir sayfaya geçersiniz.


