Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Soho House’ların kurucusu, efsane otelci Nick Jones, Vogue Türkiye’ye verdiği özel röportajda, eylülde Londra’da açacağı yeni oteli St. Clement’i, geçirdiği prostat kanseri sonrası hayata bakışını ve en alt kademeden en üst kademeye işe aldığı herkese uyguladığı “Nick Jones Testi”ni anlattı.
Hayatım boyunca restoran ve otelcilik sektöründe çalışma şansına sahip oldum. Bu iş benim hobim ve tutkum. Golf oynamaktansa bunu yapmayı tercih ederim. En sevdiğim şey ise keyifli vakit geçiren insanlarla dolu bir mekan.
Bir otelde beni rahatsız eden her şeyin ortadan kaldırıldığı bir otel yaratmaya çalıştım. Biraz daha rahat bir yaklaşım sunan, iyi ve eski usul bir misafirperverlik anlayışı. Claridge’s ile Chiltern Firehouse’un bir çocuğu olsaydı bu, St. Clement olurdu. Claridge’s’ın hizmet anlayışı ile Chiltern’ın şık, eğlenceli ve rahat tarzının bir birleşimi diyebilirim.

Her şey lobide başlıyor: Duvarda Richard Horwood’un 1799 tarihli Londra şehir planı, George Nakashima ve Jean Royére imzalı vintage parçalar ve kızım Freya Jones’un bir tablosu yer alıyor. Londra’nın tam merkezinde, Embankment, Inns of Court ve Covent Garden’ın buluştuğu noktadayız. Odalar sade ama soğuk değil, rafine ama kasvetli değil: Elle uygulanmış sıvalar, koyu yeşil halılar, yanık turuncu ve bordo tonlarında lake dolaplar… Renk ve doku, sırf dekor olsun diye kullanılmamış. Café Clement’teki River Fool, Milano’daki bir sarayda bulunan vintage bir seti yeniden yorumladığım kendi tasarımım. Ayrıca Thames Nehri’nin kıvrımındayız, bu yüzden ışık nehirden yansıyor ve manzara Westminster’dan Tower Bridge’e kadar uzanıyor.
Penthouse’dan görünen manzara. Orası henüz tamamen şantiye halindeyken, Londra’daki görülmeye değer her yeri görmüş ve artık kolay kolay etkilenmeyen insanların katıldığı bir doğum günü partisi düzenledim. Manzara karşısında hepsi donup kaldı.
İyi bir hizmet ve güzel şeyler için etrafınız; mermerlerle, avizelerle, melon şapkalarla ve “Evet efendim, Hayır efendim”lerle çevrili olmak zorunda değil. Benim için modern lüks, “sıradan” olarak adlandırdığımız minibar ve çamaşırhane hizmeti de dahil her şeyin ücretin içinde olduğu, hiçbir şeyin sonradan faturaya eklenmediği standart odalar.
Check-in işlemi. Uzun ve karmaşık bir resepsiyon bankosu ya da otele vardığınızda bir dizi işlemden geçiriliyormuşsunuz hissi yok. Karşılanıp doğrudan odanıza götürülüyorsunuz ya da hemen anahtarınızı alıyorsunuz. Buranın her türlü karmaşadan uzak bir yer olmasını istedim.

Belirli bir yaş grubunu hedeflemedim; burayı nasıl kullanmak istediğine, müşteri kendisi karar veriyor. Yaşı ne olursa olsun herkesin dikkatini çeken şey, sunduğumuz cömertlik: Oda ücretine dahil minibar, ücretsiz çamaşırhane hizmeti ve nereye giderseniz gidin kimsenin sizden en küçük şey için ek ücret almaya çalışmaması.
İnsanlar. Dünyanın en güzel mekanlarını yaratabilirsiniz ancak bu mekanların doğru hissi verebilmesi için, içlerinde doğru insanlara ihtiyacınız vardır. İşte bu kopyalanamayan bir şey ve çoğu otelin yanıldığı nokta da bu.
Café Clement’in Londralılar için bir kafe-restoran olmasını istiyoruz ve şimdiden öyle de oldu; yalnızca doğum gününüzde değil haftada bir veya iki kez uğrayabileceğiniz, barda oturup salata yiyebileceğiniz bir yer. Bobbi’s ise geç saatlere kadar açık ve Bobbi’s’te yaşananlar Bobbi’s’te kalır.
Yalnızca güzel görünen bir spa hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Wellness alanında bir şey yapacaksanız bunu hakkıyla yapmalısınız. Bu nedenle Cleveland Clinic ve Rebase ile işbirliği yaptık. Burası tıbbi standartlara uygun; dekoratif değil. Üç kat boyunca havuz, buz banyoları ve saunanın yanı sıra uzun yaşam uygulamaları, damar yoluyla uygulanan serumlar, nefes çalışmaları ve meditasyon seansları da sunuluyor. Otelin geri kalanında olduğu gibi burada da aynı fikirden yola çıktık: Gerçek ve faydalı bir şey sunmak.
Rahatlamalarını istiyorum. Bir odadan diğerine götürüldüğünüz bir spa gibi değil de, ‘kişiye özel’ hissettirmeli. İçeri giriyorsunuz, Thames Nehri boyunca yüzüyor, banyolardan yararlanıyor ve geldiğinizden daha iyi hissederek ayrılıyorsunuz.

Şimdilik yalnızca burası var. Beni cezbeden de tam olarak buydu. Tek bir otelle ilgilenerek her ayrıntıya odaklanabildim ve sevdiğim işlerin incelikleriyle yeniden ilgilenme fırsatı buldum.
Soho House’u ve onu yöneten insanları hâlâ seviyorum. İlk üyesi bendim ve her zaman da üyesi olarak kalacağım. Orada yapmayı amaçladığım şeyle burada yaptığım şey aynı. Tek fark, artık bunu pek çok farklı yerde değil yalnızca tek bir yerde yapıyor olmam.
Herkes benimle mülakata giriyor. Kat görevlileri, bulaşıkları yıkayan kişi; istisnasız herkes... Her biriyle en az beş dakika geçiriyorum. Test basit, kendi çocuklarıma söylediğim şeyin aynısı: “İnsanlara merhaba deyin, gözlerinin içine bakın, gülümseyin ve nasıl olduklarını sorun.” Bu iyi bir başlangıç.
Böyle bir şey yaşadığınızda her şeye farklı gözle bakmaya başlıyorsunuz. Bu süreç beni daha sakin ve sabırlı biri haline getirdi. Birçok işe aceleyle girişmektense, tek bir işi hakkıyla yapmayı tercih ederim.
Lobide misafirleri selamlarken, başladığım döngüyü tamamlamış gibi hissediyorum. İnsanların kendilerini mutsuz hissettikleri bir dönemde, burası gibi bir yerin onları yeniden “Londra’da olmaktan mutlu” hissettirmesini istiyorum.



