Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bir soygun filmi ama hiç görmediğiniz kadar gerçek ve kaotik: The Mastermind’da Josh O’Connor, suçun ve başarısızlığın trajikomik yüzünü yansıtıyor.
The Mastermind, sıradan bir soygun hikayesini insanın zayıflıkları ve çaresizliği üzerine bir karakter portresine dönüştürüyor. Plan yok, öngörü yok, sadece ego, cesaret ve kibir var. 1970’lerde Massachusetts’te Vietnam Savaşı karşıtı protestolar sokakları doldururken, küçük bir soygun büyük bir kaosa dönüşüyor. İşsiz bir marangoz ve iki çocuk babası James Blaine Mooney, toplumsal itibara yaslanan hayatını kurtarmak için suç ortaklarıyla müzeden dört tablo çalmaya karar veriyor. Ancak hiçbir plan, dayanak ya da öngörüsü olmadan giriştiği bu suç, kısa sürede kontrolden çıkıyor: Suç ortağı tarafından ihanete uğruyor, polis peşine düşüyor ve yerel mafyanın dikkatini çekiyor. Sonrasında ise göçebe bir hayata adım atıyor; trajikomik bir dizi olayın ortasında, James’in umutsuz çabaları, caz müzikle örülmüş filmin her karesine gerçeklik hissi katıyor. Kelly Reichardt’ın yönettiği, James karakterini ise başarılı oyuncu Josh O’Connor’ın canlandırdığı film MUBI’de gösterime girerken biz de Vogue Türkiye olarak O’Connor ve Reichardt ile özel bir söyleşi yapma fırsatı bulduk.

Fotoğraf: Alamy
Kelly Reichardt: Her şey uzun bir süreç; adım adım şekilleniyor. Yazmaya başladığımda birkaç gerçek soygun hikayesinden yola çıktım, ardından kendi yolumu bulmaya başladım. Sonra Josh geldi, kendi sesini ve duyarlılığını kattı. Kostümler, prodüksiyon tasarımı, kamera… Tüm ekip arkadaşlarınla birlikte çalışıyorsun. Arthur Dove’un tabloları da bunun bir parçası. Her şey böylece biçim almaya başlıyor.
Josh O’Connor: Kendimi birkaç yıl öncesine götüreyim. Sanırım önce repliklerimi saydım ve kaç satır ezberlemem gerektiğini anladım! Sizin de dediğiniz gibi, büyük egolu ama düşük özgüvenli, dünyanın ona bir şeyler borçlu olduğunu düşünen birini oynamak ilgimi çekti. Sanki “Hak ettiğim şeyi elde edemedim ama hâlâ büyük bir şey başarabilirim” diyor. Karakteri biraz daha somutlaştırmak gerekirse, ben onu “büyük bir fikri olan bir adam” olarak düşündüm. Bu, J.B. Mooney’ye yaklaşma biçimimdi. Her şey yolunda gidecekti — neredeyse, çok az bir farkla…
KR: Sanki sadece bir gününü alacak bir iş gibi görünüyor ama bazen bir ömür sürebiliyor.

Kelly Reichardt ve Josh O’Connor, 78. Cannes Film Festivali’nde. Fotoğraf: Alamy
JC: Onunla gerçekten özdeşleştiğimi söyleyemem. Bir oyuncu olarak kendi deneyimlerini karaktere katarsın elbette ama J.B. ile aramda bir benzerlik olduğunu hiç hissetmedim. Aksine, aramızda hiçbir ortak yön olmadığını düşünüyorum.
Galeride geçen sahnelerle karakterin dünyası arasında güçlü bir karşıtlık var. Çalınan tablolar sanki onun hayatındaki güven, düzen ve değerli şeylerin eksikliğini simgeliyor. Sizce sanat bazen insanın sahip olamadığı şeylerin bir aynası olabilir mi?
KR: Bir ayna olarak, belki sanat bize bir şeyleri geri yansıtır. Pek çok soru sorabilir ya da bir şeye daha önce bakmadığın bir açıdan bakmanı sağlayabilir. Bazen berbat bir gün geçirmişsindir ama bir yere girer, bir şey görürsün ve nedenini bile bilmeden seni etkiler. Hayatına anlam katar ya da seni içinde bulunduğun karanlıktan bir nebze dışarı çıkarır. Sanat, bence, bir tür gıda gibidir; insanı bir şekilde besler.
JC: Vietnam Savaşı’na gitmeyen erkekler hakkında söylenecek çok şey var. Neydi o terim? Vicdani retçi? Ama James kesinlikle vicdani retçi değil.
KR: Evet, çok da vicdanlı biri sayılmaz.
JC: Kesinlikle, pek de gözlem yapmıyor zaten. Ama Kelly’yle bu konuda biraz konuşmuştuk. O dönemde “erkek” olmanın anlamı çok değişiyordu. I. ve II. Dünya savaşlarında savaşa gitmek kahramanlık olarak görülüyordu. Vietnam Savaşı ise politik olarak karmaşık bir dönemdi. Artık savaşmak bir gurur meselesi olmaktan çıkmıştı; özellikle orta sınıf ya da sol görüşlü insanlar için bu korkunç bir şeydi. Bu atmosferin James üzerinde bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Kelly Reichardt Fotoğraf: Alamy
KR: Yani, ideal bir dünyada, belli bir his bırakmasından ziyade izleyicilerin filmden çıktıktan sonra kahve içip farklı şeyler hissetmeleri, tartışmaları güzel olurdu.
JC: Evet, ben de öyle düşünüyorum. Kelly’nin filmlerini izlediğimde beni en çok etkileyen şey, karakterlerle bir süre birlikte olabilmek. Film bitince “Ne izledim ben?” diye kalmıyorsun ama sana sürekli bir şey de dayatılmıyor. Herkesin kendi duygusuyla çıkabileceği bir alan bırakıyor. Prömiyere geldiğinde herkesin farklı bir yorumu vardı. Annem mesela, “O kadar da kötü biri değil bence” dedi.
KR: İşte bu, geç gelen ama gerçek bir performans!
KR: Evet, müzik trompetçi ve besteci Rob Mazurek’e ait. Filmin türsel olarak daha biçimli kısmında üçlü caz grubu daha yapısal bir tınıya sahipti. Ama James’in zihni ve planı çözülmeye başladıkça müzik de daha dağınık ve deforme bir hale geliyor. Caz müziği asla duygusal bir unsur olarak kullanılmadı. Müziğin amacı izleyiciyi karakterin içine sokmak değil biraz mesafeden bakmasını sağlamaktı. En azından niyetimiz buydu.
JC: Ben sanırım biraz eve dönme, bahçemde vakit geçirme evresindeyim. Kelly, sen neredesin?
KR: En tepede, Josh daha yolun başında.
JC: Henüz çözmeye çalışıyoruz.