Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İstanbul’un duvarları, kentin değişken ruhunu kaydeden bir açık hava galerisi niteliği taşıyor. Yapılar konuşuyor, sokaklar iz tutuyor, sanat kentin görsel hafızasına yeni hikayeler ekliyor. Şehrin en renkli grafitilerini yaratan sanatçılarla sokak sanatını konuştuk.
1987 doğumluyum. Sprey boyayla ilk kez 1999-2000 yıllarında tanıştım. Başlangıçta beni çeken şey, tamamen farklı bir şey yapma isteğiydi. Zamanla grafiti ve street art kültürünün dinamik yapısı, bu üretim biçimini yıllarca sürdürmemi sağladı.
Türkiye özelinde konuşursak İstanbul, sokak sanatının başkenti diyebiliriz. Dünya genelinde de pek çok şehre kıyasla grafiti üretimine daha fazla alan tanıyan bir şehir. Birlikte üretim yaptığımız yabancı sanatçılar da İstanbul’daki bu farkı sık sık dile getiriyor.
Bence Beyoğlu ilk sırada gelir. Ardından Kadıköy ve Beşiktaş diyebilirim. Büyük ölçekli mural çalışmalarının merkezi daha çok Kadıköy Yeldeğirmeni olsa da street art ve grafiti ruhunu Beyoğlu, Karaköy ve Cihangir’in daha iyi yansıttığını düşünüyorum. Bu bölgelerde tek bir stile bağlı kalmadan, birbirinden çok farklı çalışmaları bir arada görmek mümkün.

Duvarlarda zamanla oluşan dokular, rutubet izleri, çocukların ya da sokak sanatçısı olmayan insanların bıraktığı izler, yırtılmış afiş parçaları… Çoğu insanın gereksiz ya da kötü olarak gördüğü bu detaylar benim için ilham kaynağı. Hatta üretimlerimde bazen bu izlerden besleniyorum.
Soyut mural çalışmalarına ilk başladığım dönemde, grafiti harflerinin parçalarından ve detaylarından ilham alıyordum. Birbiriyle uyumsuz gibi görünen renkleri aynı kompozisyonda buluşturmaya çalışıyordum. Zamanla, bu çalışmaların çevresel etkilerle geçirdiği dönüşümü de üretimin bir parçası olarak görmeye başladım. Üzerinin karalanması, boyanması ya da kapatılması artık benim için çalışmanın devamı niteliğinde. Duvarlarda oluşan bu izleri tablolarıma taşıdığım da oluyor.
Benim için özel bir yere sahip olan çalışmalarımdan biri ise 2019’da Berlin Işık Festivali’nde yer alan işim. Çalışmam bir ay boyunca Hotel de Rome’un cephesinde sergilendi. 12 farklı ülkeden davet edilen sanatçılar arasında yer almak ve Türkiye’yi temsil etmek benim için çok değerliydi.
Bence hâlâ olması gerekenden az. Dünyanın birçok yerinde bu işbirlikleri çok daha yaygın. Street art çağdaş bir üretim biçimi ve markalarla doğal bir şekilde buluşabiliyor. Sürekli dönüşebilen, farklı disiplinlere uyum sağlayabilen bir alan. Bir içecek markasından, moda sektörüne kadar birçok farklı projeye adapte olabiliyor. Bu yönüyle oldukça esnek.
Sokak sanatının en güçlü yanı, aracı olmadan doğrudan insanlara ulaşabilmesi. Bir anlamda kendi reklamınızı kendiniz yapıyorsunuz. Ancak tanınan bir sanatçı olduğunuzda, çalıştığınız yerin ve ürettiğiniz işin içeriğini daha fazla düşünmeniz gerekiyor. Bulunduğunuz ülkenin kültürel, dini ve siyasi yapısını da göz önünde bulundurmak önemli. Tuval ile duvar arasındaki en büyük fark ise ömürleri. Tuval taşınabilir ve korunabilir. Sokaktaki iş ise artık size ait değildir; sokağa aittir. Bir gün sonra silinebilir ya da on yıl boyunca yerinde kalabilir. Ayrıca izleyici kitlesi de çok farklıdır. İyi bir konumdaki duvar çalışmasını binlerce kişi görebilir. Ve her insana farklı hissettirebilir.
Benim için en önemli kriter fotoğraf açısı ve duvarın kadraj içinde nasıl göründüğü. Çünkü birçok işim zaman içinde yok oluyor ve geriye yalnızca fotoğrafları kalıyor. Bu yüzden duvarın formu, çevresi ve mimari yapısıyla kurduğu ilişki benim için oldukça önemli.
Şehrin bitmeyen betonlaşma isteği nedeniyle boyayacak yüzey her zaman olacaktır. Ancak keşke mimari kaygının daha fazla olduğu bir şehirde yaşasaydık. Yeni yapılan birçok kentsel dönüşüm binasını yatak odası dolaplarına benzetiyorum. Bu yapıların üzerinde yapılan işler beni çok heyecanlandırmıyor. Kent estetiği gelişirse, üretilen işler de çok daha güçlü görünecektir.