Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Bir sanat eserini elbiseye taşımak işin kolay kısmı. Bu kez tasarımcılar, sanatçılardan ruh halini ödünç alıyor.
Moda sanat mıdır sorusunu direkt olarak sormak artık biraz demode. Ama dolaylı yollardan benzer konulara değinip tartışmalar açabiliriz. Mesela moda sanattan referans almadan var olabilir mi? Elbette. Ama 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonlarına bakınca pek kimsenin bunu denemeye niyeti olmadığını fark ediyoruz. Tabii ki işin esprisi. Bir tasarımcının işinin önemli bir kısmı, etrafındaki dünyaya başkalarından biraz farklı bakmanın yollarını aramak.
Peki moda bir sanatçıdan ne alabilir? Yol ayrımındayız, iki cevap var. İlkinde, Rachel Scott’ın, Diotima’da Wifredo Lam’ın dünyasına daldığından; Nicolas Ghesquière’nin ise Louis Vuitton’da Ukraynalı ressam Nazar Strelyaev-Nazarko’nun naif koyunlarını kendi “geleceğin folkloru” fikrinin içine yerleştirdiğinden bahsedebiliriz.

Fotoğraf: Loewe
Diğer grup ise bir sanat eserini kıyafetin üzerinde sunmak yerine, sanatçının çalışma biçimini koleksiyonun içine yerleştirdi. Loewe’de Cosima von Bonin’in hayvanları defilenin ön sırasındaydı; Jil Sander’de Anders Petersen’in fotoğrafları hiçbir giysinin üzerinde görünmediği halde giysilerin beden üzerinde nasıl durduğu fikrinin üzerine tartışmalar açtı; Fendi’de Jo Ann Callis’in fotoğraftaki feminist perspektifi koleksiyona sonradan nasıl bakacağımızı belirledi.
Geçtiğimiz yaz sunulan haute couture koleksiyonları sırasında Jonathan Anderson’ın Dior’da Lynda Benglis ile diyaloğuna tanıklık ettik. İki sanatçı bilgi alışverişi yapıyordu sanki. Benglis’in işi ikiboyutlu bir malzemeyi düğümleyerek, katlayarak ya da kalıba sokarak üçboyutlu bir forma dönüştürmekti; Anderson’ın haute couture’da yaptığı da aslında çok farklı değildi. Bu ortaklıktan yola çıkıp elde pileleme, düğümleme ve drapaj gibi teknikleri koleksiyonun merkezine yerleştirdi. Materyal ve ürün değişti, ama form aynıydı.

Fotoğraf: Dior
Maria Grazia Chiuri, Fendi’deki ilk koleksiyonunu göstermeden önce neyin peşinde olduğuna dair küçük bir ipucu vermişti: Jo Ann Callis, özellikle de sanatçının 1977 tarihli Woman with Blue Bow fotoğrafının. Chiuri’nin kadın sanatçılarla çalışma hevesini göz önünde bulunduracak olursak seçim tesadüf değildi. Defileden bir gün önce yayımlanan ilk Fendi söyleşisinde Chiuri, yeni dönemini kadınlık, işlevsellik ve duyusallık üzerinden tarif ediyordu. Bu anlamda Callis biçilmiş kaftandı. 1970’lerin ortasında çekmeye başladığı fotoğraflarda kumaş; yemek, yatak odaları, duvar kağıtları ve ev içi eşyalarla kendi küçük sahnelerini kuruyordu. Callis seti hazırlıyor, eşyaları seçiyor, modellerini yönlendiriyor, ışığı belirliyor ve gündelik hayatı yeniden kuruyordu. İlk bakışta güzel hatta davetkar görünen görüntülerde biraz daha uzun kalınca bir şeylerin yolunda olmadığını fark ediyorsunuz. Bir kadın yatağın üzerinde duruyor; başka birinin gömleği açık; çıplak bir bedenin çevresinde iplerin bıraktığı izler görülüyor. Man with Tie’da gömlek gevşemiş, kravat çözülmüş, arzu ve huzursuzluk arasında bir yerlerdeyiz.
Maria Grazia Chiuri’nin ilk Fendi koleksiyonunun mottosu “Less I, More Us” idi. Chiuri kadın ve erkek gardıroplarını birbirinden ayırmak yerine aynı ceketleri, paltoları ve çantaları iki beden arasında dolaştırdı. Aynı kıyafeti bir kadın ve bir erkekte art arda görmek, basit bir cinsiyetsiz giyim önerisinden çok iki insan arasında kurulmuş küçük bir ilişki örneğiydi bu bağlamda. Derin yakalar, dantel, kürk, deriye karşı çıplak ten ve daha sert parçaların yumuşak eteklerle yan yana gelişi koleksiyona Chiuri’nin özellikle altını çizdiği duyusallığı da katıyordu.
Callis de Chiuri de insan ilişkilerine benzer bir yerden yaklaşıyor. Callis’in fotoğraflarında insanlar birbirlerine yaklaşırken bile aralarında hep bir mesafe kalıyor; bedenler ve bakışlar birbirine değiyor ama tam olarak birleşmiyor. Chiuri’nin “ben” yerine “biz” demesi de benzer bir yere işaret ediyor. Birlikteyiz, peki aramızdaki mesafeye ne olacak? Fendi’nin yine Callis tarafından fotoğraflanan kampanyasında bu iyice hissettiriyor kendisini, modeller Chu Wong, Christian Mammana, Faith Jonson aynı odaları paylaşıyor; bazen yaklaşmış, bazen birbirlerinden birkaç adım uzakta duruyorlar. Çıkış noktasında Woman with Blue Bow var.

Fotoğraf: Fendi
Simone Bellotti, Jil Sander’deki ikinci koleksiyonunu hazırlarken masasının üzerinde Anders Petersen’in Café Lehmitz’i vardı. Seçimde hoş bir coğrafi tesadüf de var: Jil Sander 1968’de Hamburg’da kurulmuştu; Petersen’in fotoğrafları da aynı yıllarda, şehrin kırmızı ışık bölgesi St. Pauli’deki Café Lehmitz’de çekilmişti. Bellotti’nin ilgisini çeken şey, barın kendisinden çok fotoğraflardaki insanların birbirlerine yakınlığı ve bu yakınlığın kıyafetlerin üzerinde yarattığı bozulma. Şov sonrasında verdiği röportajda özellikle paltoların yamulan biçimlerinden, tuhaf oranlardan ve kumaşların hareketinden söz ediyor hatta.
Petersen Café Lehmitz’e 1967’de girdikten hemen sonra resmen mekanda kamp kurdu. Sonraki üç yıl boyunca bara tekrar tekrar döndü; insanlarla içti, dans etti, arkadaş oldu. İlk gece kamerasını masaya bırakınca müdavimler kamerayı elden ele dolaştırıp birbirlerinin fotoğraflarını çekmeye bile başlamıştı. İlk sergisini de aynı barın duvarlarında açtı. Yaklaşık 350 fotoğrafı astı ve kendisini gören herkesin fotoğrafını alıp götürebileceğini söyledi. Birkaç gün sonra duvarlar boştu. Petersen’in yıllar sonra Café Lehmitz için “aile albümü” demesinin sebebi de buydu. Fotoğrafladığı insanlarla arasındaki mesafeyi korumak yerine o mesafeyi mümkün olduğunca azaltmıştı.
Bellotti, bir önceki sezon Jil Sander’ı mümkün olduğunca arındırmış, düz ve kesin bir siluet aradığını söylemişti. Bu kez sorduğu soru “Gereksiz görünen bir şey gerekli hale gelebilir mi?” Koleksiyonun stil önerilerinden biri kaymış gömlek yakaları. Eteklerde bacakların kenarlarında derin yarıklar var, yırtmaç gibi değil ancak, üst bacakta başlayan yarıklar, eteğin ucuna doğru yeniden birbirine kavuşuyor, bir diğerinde paltoların sırtı tamamıyla açık. Petersen’in fotoğraflarına ışınlanıyoruz. Gece boyunca giyilmiş bir paltonun, gömleğin biçimini kaybetmesi gibi…
Jack McCollough ve Lazaro Hernandez’in ikinci defilesine gelenler yerlerine oturduklarında ön sırayı çoktan doldurmuş dev balina, istiridyeler, yunuslar ve ahtapotla karşılaştı. Bir moda haftasında ön sıraya oturmanın başlı başına bir meslek haline geldiğini düşünürsek, sezonun en iyi konuklarından bazılarının hiçbir şey yapmadan uzanan peluş hayvanlar olması küçük ama yerinde bir şaka!
Cosima von Bonin’in 1990’lardan beri yaptığı dev tavşanlar, köpekler, ıstakozlar ve deniz canlıları çoğunlukla uzanıyor, uyuyor, bekliyor ya da tükenmiş görünüyor. The Fatigue Empire ve Lazy Susan gibi işlerinde yorgunluk ve tembellik neredeyse başlı başına bir konu. Sürekli çalışmanın ve üretken olmanın erdem sayıldığı bir dünyada von Bonin’in hayvanları sonbahar güneşinin altında uzanan miskin kediler gibi.
McCollough ve Hernandez de koleksiyonu hazırlarken “yapmanın sevinci”nden söz ediyor.
“Mizah, hafiflik ve kapsayıcı bir ruh… Cosima von Bonin’in işleri, ifade etmek ve fiziksel bir biçime dönüştürmek istediğimiz fikirlerin çoğunu yansıtıyor. İnce alaycılığının altında ciddi bir sorgulama ve eleştiri yatıyor.” Üçboyutlu baskıyla hazırlanıp latekse dökülen dantel görünümlü elbiseler, su üzerinde yüzebilecekmiş gibi duran şişkin parkalar, şişme atkılar, oyulup biçimlendirilmiş koyun postları… Von Bonin’in kareli desenleri, çiçekleri ve hayvanları da koleksiyonun içine farklı biçimlerde dağılıyor; takılarda, çanta süslerinde yeniden beliriyor. Sanatçı yıllardır oldukça ağır meseleleri peluş hayvanların arkasına saklıyor; McCollough ve Hernandez de karmaşık yapım tekniklerini insanın önce dokunmak ya da gülmek isteyeceği nesnelere dönüştürüyor.