Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Evren Suda, Türkiye’den ABD’ye uzanan kariyer yolculuğunu, kendine özgü görsel dilini ve yapay zekanın yaratıcı üretimdeki yerini Vogue Türkiye’ye anlattı.
Evren Suda, sinematik, ham ve hissi görsel diliyle moda ve yaratıcı prodüksiyon dünyasında kendine özgü bir alan yaratıyor. Türkiye’den ABD’ye uzanan kariyer yolculuğunu, görsel dilinin oluşumunu ve yapay zekanın yaratıcı üretimdeki yerini konuştuğumuz Suda, gelecekte kendi sesini taşıyan daha deneysel ve kişisel projelere odaklanmak istediğini anlatıyor.
Aslında geriye dönüp baktığımda, üniversite yıllarımda aldığım film yapımı dersinde hocamızın tavsiye ettiği The Fall filmiydi bu yolculuğun başlangıcı. Filmin görsel dünyası, renkleri ve hikayeyi anlatma biçimi beni çok etkilemişti. O dönem ilk kez görüntünün sadece güzel görünmek için değil, tek başına bir duygu ve hikâye taşıyabilmek için de var olabileceğini hissettim.
Kariyerimdeki önemli dönüm noktalarından biri de 2020 sonrasında büyük prodüksiyonlarda 10 kişilik bir ekibi yönetme sorumluluğu almamdı. Bu süreçte, teknik becerilerimin yanında ekip ve çekim yönetimi konusunda da deneyim kazandım. O dönemde Vogue, GQ, Harper’s Bazaar ve Esquire’ın Türkiye baskıları için ürettiğim editoryal işler, çalışmalarımın görünürlük kazanmasında önemli bir rol oynadı. Bunun yanında Lexus, Volvo, Lacoste ve Dyson gibi markaların kampanyalarında yer almak, prodüksiyon disiplinini ve büyük bütçeli bir işin nasıl yönetildiğini öğrenmemi sağladı. Benim için asıl değişim, çekimin yanında ekibin ve üretim sürecinin sorumluluğunu da üstlenmeye başlamaktı.
Görsel dilimi biraz ham, biraz sinematik ve hissi görüntülerle tanımlarım. Ama bu dili gerçekten sınayan şey Türkiye’den ABD’ye geçiş sürecim oldu. İstanbul’da Turkuvaz Medya’da büyük prodüksiyonlarda, net bir hiyerarşi ve kurumsal bir dil içinde çalışıyordum. ABD’de ise daha doğrudan, daha hızlı ve daha esnek bir üretim biçimi kurdum. Bu bana şunu öğretti: Atmosfer, büyük bütçeden ya da kalabalık bir ekipten değil; ışığı, mekânı ve o anki insan hâlini doğru okumaktan geliyor. Bugün hangi ölçekte çalışırsam çalışayım aynı disiplini uyguluyorum; sadece artık onu çok daha farklı ve hızlı değişen ortamlarda kurma becerisine sahibim.
İçerik üretimi kesinlikle çok daha hızlı ilerleyecek. Kısa video formatları ve yapay zeka, üretim sürecindeki birçok şeyi kolaylaştıracak ve hızlandıracak. Yapay zeka bence bizim için çalışan bir yardımcı, hatta bir operatör gibi olabilir; ama bunun ötesine geçemez.
Benim kendi iş akışımda yapay zekanın yeri şu an neredeyse hiç yok. Sadece fikir aşamasında, bir konsepti kafamda netleştirirken referans toplama gibi çok sınırlı bir yerde duruyor. Çekimde, kurguda ve renk işleminde hâlâ tamamen kendi elimle, kendi gözümle çalışıyorum. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebilirim: Bir görüntünün karakterini oluşturan şey benim için o anki hata payı, beklenmedik ışık ve insanın o anki hali. Bunlar teknolojiyle kısayoldan üretilebilecek şeyler değil. Çünkü sanatın çıkış noktası insanın yaşadıkları, hissettikleri ve dünyaya bakışıdır. İnsan olmazsa sanat da olmaz. Yapay zeka ilerleyen dönemde prodüksiyon sürecinin bazı yüklerini hafifletebilir ama asıl değerin o “insan hatası”nın içinde saklı olduğunu düşünüyorum.
Üniversite yıllarımdan beri beni en çok etkileyen isimlerden biri Nick Knight. Moda, fotoğraf ve teknolojiyi bir araya getirme biçimi çok cesur; yaptığı işler her zaman kendi dünyasına ait ve akılda kalıcı geliyor. Görüntülerinin estetik olarak güçlü olmasının yanında, bir fikri sonuna kadar götürme biçimini de çok seviyorum. Bazen işlerini gördüğümde o iyi anlamdaki yaratıcı kıskançlığı hissediyorum; “Keşke bunu ben düşünmüş olsaydım” dediğim anlar oluyor. Bence bir işin gerçekten etkileyici olması biraz da böyle bir his bırakmasıyla ilgili. Bunun dışında filmler, müzik videoları ve güncel moda kampanyaları da beni sürekli besliyor; özellikle güçlü bir atmosfer kurabilen ve kendi dili olan işler.
Uluslararası bir yapı kurmak istiyorum ama bunun benim için somut karşılığı şu: Türkiye’deki editoryal ve büyük marka deneyimimi -Lacoste, Volvo ve Lexus gibi markalarla yaptığım çalışmaların getirdiği disiplini -ABD’de kurduğum daha doğrudan ve esnek çalışma biçimiyle birleştirmek.
Bir sonraki adımım, bu ticari deneyimi tamamen kendi seçtiğim daha deneysel ve kişisel projelere kanalize etmek olacak. Belki Türkiye’deki editoryal geçmişimle ABD’deki pratiğimi bir araya getiren, iki kültür arasında gidip gelen bir kısa film ya da fotoğraf serisi. Hedefim sadece daha çok iş değil; kendi sesimi taşıyan ve ait olduğu yer belli olan işler üretmek.