Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Ceylin Erbak Aytekin, 212 Photography kapsamında gerçekleşen “Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” sergisinde 96 yıllık aile arşivini üç kuşağın bakışıyla buluşturuyor. Fotoğrafın hafıza, merak ve keşfetme duygusuyla ilişkisini anlatıyor.
Fotoğraflar, çekildikleri anın ötesine uzanan bir hafıza kurabiliyor. Ceylin Erbak Aytekin’in 212 Photography Istanbul kapsamında gerçekleşen “Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” sergisi, 96 yıllık bir aile arşivini üç kuşağın gözünden bir araya getiriyor. Dedesine, babasına ve kendisine ait kareleri yan yana getiren Aytekin; değişen seyahat biçimlerini, analogdan dijitale uzanan fotoğraf deneyimini, aile içinde aktarılan görsel mirası ve geleceğin dijital arşivlerini düşünüyor. Biz de Aytekin’le üç kuşağı birbirine bağlayan merakı, fotoğrafla kurduğumuz ilişkinin dönüşümünü ve kendisinin geride bırakmak istediği görsel mirası konuştuk.
Dedemin, babamın ve benim fotoğraflarımızın, çekildikleri zamandan ve mekandan bağımsız olarak birbirleriyle konuşabilmesi beni en çok etkileyen şey oldu. Kendi fotoğraflarıma hep o yolculuğun içinden bakıyordum; nerede olduğumu, ne hissettiğimi, o anın öncesini ve sonrasını biliyordum. Dedemin ve babamın kareleriyle yan yana geldiklerinde ise kendi hikayemden biraz uzaklaşıp daha uzun bir hikayenin parçası olduklarını gördüm. Aynı şeyleri çekmiyoruz; yaşadığımız dönemler, kullandığımız araçlar ve dünyayla kurduğumuz ilişki farklı. Ama bir şeyi görüp durmak, biraz daha dikkatle bakmak ve o karşılaşmadan bir iz saklamak konusunda ortak bir isteğimiz var. Sanırım serginin benim için en kıymetli tarafı da bu ortaklığı fark etmek oldu. Üç farklı dönemin, üç farklı bakışın aslında aynı merak etme ve gördüğünü saklama duygusunda buluşabildiğini görmek, aile arşivine de kendi fotoğraflarıma da başka bir gözle bakmamı sağladı.

Ceylin Erbak Aytekin
Benim için bu mirasın merkezinde, bildiğimiz çevrenin dışındaki hayata duyulan merak var. Bizim evde fotoğraflar ve onların hikayeleri hep hayatın içindeydi. Bir seyahatten bahsedilirken fotoğraflar da ortaya çıkardı. Dolayısıyla dünyayı merak etmek, başka coğrafyalara gitmek ve gördüklerini paylaşmak bana çok doğal geldi. Bugün geriye baktığımda, bana aktarılanın belirli bir fotoğraf çekme tekniğinden çok bir bakma biçimi olduğunu düşünüyorum. Bir yere gittiğinizde yalnızca orada bulunmak değil, çevrenizde olup bitene dikkat etmek, gündelik hayatın içindeki küçük ayrıntıları fark etmek ve gördüğünüz şeyle kendi ilişkinizi kurmak… Sanırım üç kuşak arasında değişmeden kalan şey bu. Belki de nesiller arasında aktarılan fotoğrafların kendisinden çok, neyin bakmaya değer olduğuna dair bir sezgi. Bir şeyi fark etmek, merak etmek ve o karşılaşmadan bir iz saklamak.

Fotoğraf: Mehmet H. Erbak, Kore, 2011
Benim kuşağımın önemli bir farkı, bir yere gitmeden önce o yerin çok sayıda görüntüsünü önceden görebilmesi. Dedemin ve babamın yolculuklarında bugün bizim birkaç saniye içinde ulaşabildiğimiz bu görüntüler yoktu. Bir yere ulaşmak, onu görmek ve dönünce anlatmak başka bir anlam taşıyordu. Bugünse bazen hiç gitmediğimiz bir yeri tanıyormuşuz gibi hissedebiliyoruz. Dedemin 1930’lu yıllardan başlayan seyahatleri, uzak coğrafyalara ulaşmanın çok daha farklı olduğu bir döneme ait. Babamın yolculuklarında keşif alanı genişliyor. Benim seyahatlerim ise görüntülerin, sınırları çok daha hızlı aştığı bir dünyada gerçekleşiyor. Dolayısıyla her kuşak kendi zamanının dünyasına bakıyor ve onu kendi imkanlarıyla kaydediyor. Bu nedenle benim için bugün fotoğraf çekerken önemli olan, daha önce gördüğüm görüntülerden sıyrılıp, o yerle olan kendi karşılaşmamı yakalayabilmek. Bazen çok küçük bir ayrıntı, o yolculukla ilgili hissettiklerimi daha iyi anlatabiliyor. Değişen şey, dünyaya ulaşma ve onu kaydetme biçimimiz; devam eden şey ise gördüğümüz dünyaya karşı duyduğumuz merak.

Fotoğraf: Ceylin Erbak Aytekin, Bhutan, 2011
Analog fotoğrafta sınırlı sayıda film karesi olması, çekmeden önce daha uzun bakmayı ve karar vermeyi gerektiriyor. Dedemin fotoğraflarında bunu çok net hissedebiliyorum. Deklanşöre basmadan önce bir anı seçmek ve o anı kaydetmeye karar vermek daha farklı bir ağırlığa sahip. Dijital fotoğrafla birlikte ise çok daha geniş bir deneme alanımız oldu. Aynı sahneyi farklı açılardan görebiliyor, çektiğimiz görüntüyü hemen kontrol edip yeniden deneyebiliyoruz. Bu imkanı çok değerli buluyorum. Ama aynı zamanda çok daha fazla görüntü biriktiriyoruz. Bu nedenle bugün fotoğraf çekmenin önemli bir kısmının seçmek olduğunu düşünüyorum. Çektiğimiz yüzlerce görüntünün arasından hangisine neden dönüp baktığımızı anlamak gerekiyor. Sergiyi oluştururken de bunu çok hissettim. Tek tek fotoğrafların yanında, yan yana geldiklerinde kurdukları ilişki de önemli. Bazen bir görüntünün anlamını, yanındaki başka bir fotoğraf genişletiyor. Teknoloji bize daha çok çekme özgürlüğü verdi; ama neyi saklamaya değer bulduğumuz sorusunu ortadan kaldırmadı.

Mehmet H. Erbak ve Ceylin Erbak Aytekin
Daha fazla fotoğraf çekmek, daha fazla ayrıntıyı kaydetmemizi sağlıyor ama bunun anıları daha iyi sakladığı anlamına geldiğini düşünmüyorum. Asıl önemli olan, o görüntülerle sonrasında nasıl ilişki kurduğumuz. Bir fotoğrafa yıllar sonra yeniden baktığımızda, çekildiği anda fark etmediğimiz bir ayrıntıyı görebiliyor ve o anıyı yeniden hatırlayabiliyoruz. Ben kendi fotoğraflarıma bugün böyle bakıyorum. On beş yıl önce çektiğim bir karede yer alan bir tabela, bir kıyafet ya da insanların elinde görülen bir telefon bugün başka bir anlam taşıyabiliyor. Dedemin fotoğraflarında da bunu çok güçlü hissediyorum; kişisel bir hatıra, yıllar sonra bir dönemin gündelik hayatına dair bir kayda dönüşebiliyor. Bu yüzden bence mesele yalnızca çok fotoğraf çekmek değil; çektiğimiz fotoğraflara dönmek, onları hatırlamak ve hikayelerini korumak. Zaman içinde fotoğrafın anlamını genişleten de biraz bu.

Fotoğraf: Mehmet H. Erbak, Çin, 2017
Bence gelecekte çok büyük dijital arşivlerimiz olacak ama bunların gerçekten bir hafızaya dönüşmesi, bugün onlara nasıl baktığımıza ve nasıl koruduğumuza bağlı. Dijital ortamda fotoğraf sayısı çok fazla; fakat yıllar sonra bir görüntünün anlamlı olabilmesi için nerede, ne zaman, kim tarafından çekildiğini ve mümkünse hikayesini de bilmek gerekiyor. Bizim aile arşivimizde albümler ve takvimler, fotoğrafların tekrar tekrar görülmesini ve sonraki kuşaklara aktarılmasını sağladı. Ben de yaklaşık on beş yıldır bu arşivden her yıl bir takvim hazırlıyorum. Bu süreç bana, arşivin yalnızca fotoğrafları saklamak değil, onlarla yeniden ilişki kurmak ve onları paylaşmak olduğunu gösterdi. Bugünün dijital fotoğrafları için de benzer bir devamlılık kurabilirsek, gelecekte yalnızca çok sayıda görüntü değil, yaşadığımız dönemi anlatan güçlü bir görsel hafıza bırakabiliriz. Bunun için fotoğrafları saklamak kadar, hikayelerini de korumamız gerektiğini düşünüyorum.
Karşılaştığı hayata merakla bakan, çevresindeki ayrıntıları fark etmeye çalışan birinin hikayesinin anlatılmasını isterdim. Fotoğraflarıma bakanların yalnızca hangi coğrafyalara gittiğimi değil, o yerlerde beni nelerin durdurduğunu ve neyin dikkatimi çektiğini de hissedebilmesi benim için değerli olurdu. Fotoğraflarımı, bir gün aile arşivinin parçası olacaklarını düşünerek çekmek istemiyorum; o anda beni ne durduruyorsa onun peşinden gitmek daha anlamlı. Ama bugün, bir fotoğrafın yıllar sonra bambaşka bir değer taşıyabileceğini daha iyi anlıyorum. Bu yüzden fotoğrafların yerini, zamanını ve hikayesini korumaya daha çok önem veriyorum. Dedemden ve babamdan bana ulaşan keşfetme isteğinin fotoğraflarımda hissedilmesini isterim. Belki bir gün çocuğum da benim fotoğraflarıma bakıp benzer sorular sorar. 96 yıl sonra bu fotoğraflara bakan biri kendi çevresine biraz daha merakla bakmak isterse, benim için en güzel miras bu olur.


