Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Sanat koleksiyonerliğine adım atmak için nereden başlamalı, genç sanatçılar keşfedilirken nelere dikkat etmeli? Minerva Collective’in kurucusu Ceyda Ulaşan, kişisel zevk ile sanat tarihi arasındaki ilişkiyi ve koleksiyon oluşturmanın inceliklerini anlatıyor.
Aslında “koleksiyoner olacağım” diyerek başlamak çok doğru bir bakış açısı değil. Bence başlangıç noktası satın almak değil, önce mümkün olduğunca görmek, okumak ve araştırmak olmalı. Müzeleri, galerileri, müzayede ön izlemelerini, sanatçı atölyelerini ve fuarları keşfetmek; kısacası sanatla iç içe olmak önemli. İlk aşamada bir şey satın alma baskısı olmadan bakabilmek gerekiyor.
Bir süre sonra bazı işlere tekrar döndüğünüzü, belli sanatçıların, dönemlerin ya da üretim biçimlerinin sizde daha fazla merak uyandırdığını fark ediyorsunuz. Satın alma aşamasına geldiğinizde elbette bütçe önemli ama koleksiyonerliğin başlangıç noktasını bütçeden çok merak belirliyor. Merak geliştikçe kendi zevkiniz de şekilleniyor; neyle gerçekten bağ kurduğunuzu, evinizde ve çevrenizde neyi görmek istediğinizi daha iyi anlıyorsunuz. Böylece koleksiyon yapmak bir hedef olmaktan çıkıp hayatınızın keyif aldığınız bir parçası haline geliyor.
“Yatırım yapmak” ile bir sanatçının işini koleksiyona katmak arasında benim için önemli bir ayrım var. Bir eseri yalnızca ileride değerlenip değerlenmeyeceğine bakarak alırsanız sanatı çok dar bir yerden okumaya başlarsınız.
Kariyerinin başındaki bir sanatçıyı değerlendirirken tek bir iyi eserden çok bütününü merak ediyorum: Geçmişini, pratiğinin nasıl oluştuğunu, neyin peşinde olduğunu ve bunları nasıl bir üretime dönüştürdüğünü… Bütün bunların içinde beni yakalayan, daha fazlasını görme ya da öğrenme isteği uyandıran bir şey var mı? Zaman içinde sanatçının üretiminde bir tutarlılık arıyorsunuz. Dünyası nereye gidiyor ve ben onu takip etmeye devam etmek istiyor muyum?
Bugün genç sanatçıları keşfetmenin en güzel taraflarından biri, onları çok daha erken bir aşamada tanıyabilmek. Sosyal medya sayesinde dünyanın başka bir yerinde yaşayan bir sanatçıyla karşılaşabiliyor, iletişime geçebiliyor, belki atölyesini ziyaret edebiliyor ve zaman içinde üretiminin nasıl evrildiğini görebiliyorsunuz. Temsil edildiği galeri, sergileri ve koleksiyonlarda yer alması da elbette dikkate alınmalı ama bunları tek başına karar verdiren kriterler olarak görmüyorum. Ben uzun süreli bir ilişki kurabilmeyi seviyorum; çünkü bir işi koleksiyonunuza kattığınızda hikâye bitmiyor, çoğu zaman asıl orada başlıyor.
Bence bir koleksiyonun tek bir tema, dönem ya da sanatçı etrafında kurulması gerekmiyor. Hatta bunu çok erken belirlemek, insanın kendi merakını sınırlayabilir. Koleksiyonun asıl karakteri zaman içinde ortaya çıkıyor ve koleksiyon da sizinle birlikte şekilleniyor. Eserlerin birbirine benzemesi gerekmiyor; bir süre sonra seçimleriniz arasında başlangıçta sizin bile fark etmediğiniz bağlantılar ortaya çıkıyor. Aynı duygulara, fikirlere ya da sorulara farklı dönemlerde tekrar tekrar döndüğünüzü görüyorsunuz.
Benim için bunun en kişisel örneklerinden biri, Rönesans'a ve çağdaş sanata duyduğum ilginin aslında birbirinden çok uzak olmaması. İlk bakışta iki ayrı dünya gibi görünseler de beni ikisinde de çeken şeyler çoğu zaman aynı: İnsan figürü, psikoloji, güzellik, sembolizm, kimlik ve zaman. Minerva Collective'de de bu iki dünyayı bir araya getirirken kendi bakış açımı ve sanata nasıl yaklaştığımı ortaya koymaya çalışıyorum. Geçmişle bugünü yan yana getirmek ve aralarında hâlâ ne kadar çok ortak nokta olduğunu görmek beni heyecanlandırıyor.
Koleksiyonerliğin en güzel taraflarından biri de herkesin kendi zevkini ve bakış açısını ortaya koyabilmesi. Zevk konusunda kesin doğrular ya da yanlışlar olduğuna inanmıyorum. Bir koleksiyonu kişisel kılan, zaman içinde yaptığınız seçimler, eserlerle kurduğunuz ilişki ve sanatçılarla geliştirdiğiniz bağlar. Bir süre sonra bütün bunlar size ait bir bakış açısına dönüşüyor.
Sanat tarihi hem eğitimimin hem de sanata yaklaşımımın önemli bir parçası. Dolayısıyla kendi koleksiyonerliğim açısından oldukça belirleyici olduğunu söyleyebilirim. Bir esere baktığımda yalnızca o işi değil, arkasındaki yüzlerce yıllık görsel hafızayı, referansları ve nereden geldiğini düşünmekten, araştırmaktan büyük keyif alıyorum.
Ancak sanat tarihi bilgisinin eksikliğinin insanı mutlaka yanlış seçimler yapmaya yönelteceğini düşünmüyorum. Hatta bazen fazla bilgi, insanı ilk tepkisinden uzaklaştırabiliyor. “Bu önemli bir sanatçı, dolayısıyla bunu beğenmem gerekiyor” noktasına gelmek de bence tehlikeli. İnsanın zaman içinde kendi sezgisini, araştırma biçimini ve beğenisini oluşturması çok daha önemli.
Ben sezgiyle bilgiyi birbirinin karşısına koymuyorum. Gördüğünüz bir eser sizi araştırmaya itiyorsa ya da okuduğunuz bir şey başka bir esere farklı bakmanızı sağlıyorsa ilginiz zaten böyle derinleşiyor. Bilgi merakı beslemeli, onun önüne geçmemeli. Yine de bir eserle ilk karşılaşmada hissettiğim, bazen nedenini hemen açıklayamadığım o duyguyu çok önemsiyorum.
Daha düşük bir bütçeyle başlamak, daha az iyi bir eser almak anlamına gelmiyor. Yalnızca farklı üretim biçimlerine bakmayı gerektiriyor. Bütçe elbette neye erişebileceğinizi belirliyor ama neyin iyi ya da sizin için değerli olduğunu belirlemiyor.
Baskı, fotoğraf, seramik ve edisyonlu işler iyi başlangıç noktaları olabilir. Ancak bunları yalnızca daha ekonomik alternatifler olarak görmüyorum; her biri kendi başına çok farklı ve zengin bir üretim alanı. Genç sanatçıların küçük ölçekli işleri, kâğıt üzerine çalışmaları ve desenleri de koleksiyona başlamak için güzel seçenekler.
Üstelik koleksiyon dediğimiz şeyin yalnızca sanat eserleriyle sınırlı olması gerekmiyor. Antikalar, tasarım objeleri, dekoratif sanatlar ya da zaman içinde biriktirdiğiniz farklı parçalar da koleksiyonun parçası haline gelebilir. Sonuçta bir parçanın koleksiyonunuzda ne kadar özel bir yere sahip olacağını fiyatının ya da ölçeğinin belirlediğini düşünmüyorum.
Fuarları ilk etapta mümkün olduğunca yalnız gezmeyi tercih ediyorum. İlk gün önce kendi başıma bir tur atıp ilgimi çeken işleri ve galerileri not alıyorum. Zaten takip ettiğim sanatçılar ya da uzun süredir iletişimde olduğum galeriler varsa görmek istediğim işleri önceden belirlemiş oluyorum. Ardından yeni keşfettiklerimle birlikte seçenekleri biraz daraltıp ikinci kez ya da ertesi gün tekrar dönüyorum. Daha detaylı konuşmaları da genellikle o zamana bırakıyorum.
Artık büyük sanat haftalarında yalnızca tek bir fuar olmuyor. Aynı şehirdeki diğer fuarlar, sergiler, müze programları ve açılışlar derken ciddi bir görsel yoğunluk oluşuyor. Benim için iyi bir test şu: Bütün bunları gördükten birkaç saat sonra hâlâ hangi eseri düşünüyorum? Aklım sürekli aynı işe dönüyorsa mutlaka iletişime geçiyorum. Sonrasında sanatçıyı ve pratiğini daha detaylı araştırıyor, bazen de fikrine güvendiğim sanat dünyasından insanlarla konuşarak farklı görüşler alıyorum. Ama bazen bütün bunların hiçbir önemi kalmıyor. Bir eseri görüyorsunuz ve o anda zaten biliyorsunuz. İçgüdüm ve kalbim ne derse onu yaptığım çok oluyor.
İlk tavsiyem, mümkün olduğunca sanatla iç içe olması olurdu. Bunun mutlaka akademik bir yerden başlaması gerekmiyor. İlginizi çeken bir dönem hakkında kitap okumak, kısa bir sanat tarihi dersi almak, seyahat ettiğiniz bir şehirde çağdaş sanat müzesine ya da tarihî bir koleksiyona uğramak… Fuarları ve galeri programlarını takip etmek, Instagram'da sevdiğiniz sanatçıların, galerilerin ya da sanat hesaplarının peşinden gitmek bile zaman içinde sizi bambaşka yerlere götürebilir. Burada önemli olan, neyi sevmeniz gerektiğini öğrenmekten çok neyin gerçekten ilginizi çektiğini anlamaya başlamak.
İkincisi, kendi merakınızın sizi yönlendirmesine izin vermek. Bir sanatçının çok konuşuluyor olması ya da önemli bir galeride temsil edilmesi elbette dikkatinizi çekebilir. Ancak bazen bir eser sizi hiç bilmediğiniz başka bir sanatçıya, döneme, kitaba, hatta bambaşka bir alana götürebilir. Sanatın bu tarafını çok seviyorum. Bir şeyden diğerine geçerken ilgi alanınız da fark etmeden genişliyor.
Üçüncüsü, kendi zevkinizi başkalarınınkiyle çok kıyaslamamak. Koleksiyon yapmak son derece kişisel bir şey ve güzelliği de biraz burada. Herkesin aynı sanatçılara, dönemlere ya da eserlere ilgi duyması gerekmiyor. Gerçekten sevdiğiniz, merak ettiğiniz ve hayatınızda görmek istediğiniz eserlerden başlamak bana daha doğru geliyor. Çünkü koleksiyon biraz da geriye baktığınızda ortaya çıkan bir şey. Zaman içinde seçimleriniz arasındaki bağlantıları ve sizi tekrar tekrar neyin çektiğini görmeye başlıyorsunuz.