Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


En büyük modaevinde süren savaşı Pieter Mulier kazandı. Temmuz ayından itibaren Versace’nin yeni Gianni Versace’si olacak. İşte buna adalet denir.
Pieter Mulier, yirmi yılı aşkın kariyeri boyunca yalnızca bir hata yaptı; üstelik çok da büyük sayılmazdı. Ocak 2023’te, Alaïa’nın sonbahar koleksiyonunun sunumu için sektörün en önemli isimlerini Anvers’deki dairesine davet etti. 1960’lardan kalma brutalist bir apartmanın 22. katındaki bu evde manzara ne kadar etkileyici olursa olsun, konuklar onu görmezden gelmek zorundaydı; dikkatlerini içeride olana vermişlerdi. Alaïa’nın yeni koleksiyonu söz konusuyken Anvers Katedrali’nin kulesi ikinci planda kalmaya mahkumdu.
Elbette ev, doğaları gereği dikkatli hatta yer yer fazlasıyla meraklı moda camiasının istilasına karşı özenle hazırlanmıştı. Banyodaki kozmetik ürünler ortadan kaldırılmış, mutfaktaki bıçaklar ve diğer aletler saklanmıştı. Yatak ise iki siyah deri örtüyle kaplanmıştı; misafirler ev sahibinin yatağında iz bırakmaktan endişe etmesin diye. 2023’te Mulier’nin doğru yerdeki doğru kişi olduğunu artık kimseye kanıtlaması gerekmiyordu. Buna rağmen selefi, efsanevi Azzedine Alaïa’nın ruhuna uygun bir sunum yapmayı tercih etti: Yakın çevresine yönelik, samimi bir etkinlik. Orada bulunanlara ne yaptığını, neden şimdi yaptığını ya da bunu hangi hakla yaptığını açıklamak zorunda değildi.
Defilenin ardından ev partisini andıran bir kutlama düzenlendi. Sonrasında limuzinler konukları Scheldt Nehri’nin karşı kıyısındaki lüks otellere taşıdı. Kimse ziyaretini uzatmaya çalışmadı; kütüphaneden tek bir kitap bile eksilmedi. Bugün muhtemelen herkes aynı şeyi düşünüyor: Keşke cesaret edip küçük de olsa bir şey alsaydık. Çünkü Mulier’nin evinden çıkmış herhangi bir nesne bir hatıradan çok daha fazlası; adeta bir kutsal emanet. Büyük ihtimalle çağımızın en önemli moda tasarımcısı diyebileceğimiz kişinin dokunduğu bir objeden söz ediyoruz. Pieter’ın yarısına kadar kullanılmış göz kremine hiç düşünmeden yüz euro verirdim; beyaz tişörtlerinden birine ise daha da fazlasını. Zaten o kadar çok beyaz tişörtü var ki birinin eksikliğini fark etmeyebilirdi bile. Böyle bir fırsatın yeniden karşılarına çıkması da pek olası görünmüyor. Ne yazık...
Moda sistemini Azzedine Alaïa kadar etkili ve aynı zamanda bu kadar şık biçimde boykot eden başka kimse olmadı. Takvim umurunda değildi; yeni koleksiyonunu ancak hazır olduğunda gösterirdi. Haute couture, prêt-à-porter ve sezon kavramları onun dünyasında sürekli birbirine karışırdı. Alaïa müşterisi için de durum farklı değildi. Eğer incecik mini elbisesi içinde kendini iyi hissediyorsa, bir fırtına bile ona başka bir şey giydirmeye yetmezdi. Süpermodeller onun evindeki defileler için ücret almazdı. Alaïa tasarımlarıyla insanların arasına çıkmak başlı başına bir ayrıcalıktı; Oscar ya da Nobel kazanmakla eşdeğerdi.
İnanmıyorsanız Naomi, Linda ve Christy’ye sorun. Pieter Mulier de sezonların göreceli olduğu fikrini korudu. Yılda en az altı defile yapmak yerine yalnızca iki koleksiyon sundu. Ancak koleksiyonunu New York’taki Guggenheim Müzesi’ne götürme fırsatı çıktığında elbette kendisini de ekibini de topladı ve yola koyuldu.
ABD’de bir koleksiyonun yanında mutlaka bir açıklama da sunmanız gerekir. Kural hâlâ değişmedi. Geçen yıl Alaïa’nın koza formundaki tasarımlarında kadınların baskı altına alınmasının sembollerini görenler bile oldu. Biz Avrupalıların ise herhangi bir açıklamaya ihtiyacı yoktu. İlhamın Magdalena Abakanowicz’in heykellerinden geldiğini hemen anlamıştık. Bravo bize. Vive l'Europe! Kaldı ki Pieter’ın herhangi birine, özellikle de kadınlara zarar vermek gibi bir niyet taşıdığını düşünmek için insanın gerçekten gözünü kapatmış olması gerekir. Maison Alaïa için hazırladığı on koleksiyonun hiçbirinde kadını tuhaf bir figüre ya da karikatüre dönüştüren tek bir tasarım bile yok. Buna karşılık moda tarihinin en heykelsi ve mimari görünümleri var: Tamamı fırfırlardan oluşan elbiseler, yalnızca püsküllerden meydana gelen etekler, Pavlova bezesini andıran ceketler ve yaban arısı gövdesi gibi daralan blazer’ler. Maison Alaïa’nın trikoları sizi olduğunuzdan daha yaşlı ya da daha iri göstermez. Paltolarında ise bel neredeyse her zaman bir kemerle vurgulanır. Tabii müşteri kum saati silueti yerine trapez formunda bir pelerini tercih ediyorsa, o da bir o kadar güzeldir. Brâncuși, Richard Serra, Arne Jacobsen ya da Frank Gehry moda tasarlamaya karar verseydi, ortaya çıkacak işler büyük ihtimalle Mulier’nin koleksiyonlarından birine benzerdi.
Mulier’nin mimar olması bekleniyordu; bu bir aile geleneğiydi. Ancak planlarını Raf Simons değiştirdi. Brüksel’deki Saint-Luc Enstitüsü’nün mezuniyet jürisinde başkanlık yapan Simons, Mulier’ye en yüksek notun ve ayrıca cum laude derecesinin verilmesini savundu. Ardından diploma töreninde genç mezuna şöyle dedi: “Bana sorarsan sen mimar değilsin. Ama çok iyi bir moda tasarımcısı olabilirsin. Benimle çalışmak ister misin?” Daha uzaktan bakınca bile zevk sahibi olduğu anlaşılan, direnmekten hoşlanmayan, tartışmak yerine uzlaşmayı tercih eden ve insanları kendinden uzaklaştırmak doğasına aykırı olan biri böyle bir teklif karşısında başka ne diyebilirdi ki? Mulier, stoacı bir sakinlik ve Nouvelle Vague yıldızlarını andıran bir gülümsemeyle şu yanıtı verdi: “Olur, memnuniyetle. Nerede ve ne zaman görüşüyoruz? Yani birlikte çalışmaya tam olarak saat kaçta başlıyoruz?” Muhtemelen o anda birbirlerine isimleriyle hitap etmeye başladılar ve kozmik enerjinin dalgaları devreye girdi.
Birlikte Raf Simons erkeğinin yeni tanımını oluşturdular. Birlikte seramiği Jil Sander’ın diline çevirdiler ve Sterling Ruby’nin resimlerini Dior haute couture’ünün çerçevesine yerleştirdiler. Birlikte Calvin Klein yönetimiyle de çarpıştılar. Bu deneyim onlar için travmatik oldu ve ikisini de uzun süre modadan soğuttu. Matthieu Blazy de Simons’un çekirdek ekibine benzer bir hikayeyle katıldı. Yıllarca Mulier’nin partneri olan Blazy, bugün de onun en yakın dostları arasında yer alıyor. Maison Alaïa’nın son koleksiyonunun defilesinde Raf ve Matthieu, Anna Wintour’un yanında oturuyordu. Raf neredeyse gözyaşlarına hakim olamayacaktı. Matthieu ise podyumda Alaïa stilinin özü her ortaya çıktığında yerinde zıplıyordu. Tam kırk dokuz kez. Koleksiyondaki görünüm sayısı kadar. Kusursuz bir koleksiyondu. Bugün modayı onun yaptığı gibi yapan başka kimse yok. Raf ve Miuccia bile. Neo-avangardın kral ve kraliçesi olarak görülen bu ikili, aynı zamanda Pieter’ın eski ve yeni patronları.
Pieter Mulier’nin varlığından ve moda üzerindeki etkisinden ilk kez 11 yıl önce, Raf Simons’un ilk haute couture koleksiyonunun hazırlanış sürecini anlatan Dior ve Ben filmi sayesinde haberdar olduk. O dönemde Pieter, orta derecede nevrotik ve son derece stresli bir tasarımcı ile yönetim kademesinde sürekli değişikliklere alışkın atölye çalışanları arasında bir köprü görevi görüyordu. Dior’un terzileri yeni patronlarına saygı duyuyordu ama kalplerini çalan kişi yardımcısı olmuştu. Topluca ona âşık olmuşlardı. Mulier filmin üçüncü dakikasında ekrana geliyor ve yüksek modada nadiren rastlanan bir şeyi beraberinde getiriyor: Sıcaklık. Kamerayı bir bilemediniz iki kez kandırabilirsiniz. Ama kameraman sekiz hafta boyunca her gün ensenizdeyse bunu yapamazsınız. Yanlış anlaşılmış dâhi tasarımcı mitinin özenle korunduğu bir dünyada Mulier köprüler kuruyor, elini uzatıyor, açıklıyor, rica ediyor, teşekkür ediyor, hem üstündekilerden hem de altındakilerden öğreniyor; bu da zamanla deneyime dönüşüyor. Maison Alaïa için hazırladığı veda koleksiyonunun şov gününde kuliste şöyle diyor: “Sonunda modada lüksün ne anlama geldiğini anladım. Tasarım değil; pahalı kumaşlar da değil. İşin sırrı kusursuz kalıpta, giysinin bedene mükemmel şekilde oturmasında.” Her tasarımcının bir vizyonu vardır; daha önce kimsenin aklına gelmemiş fikirleri, kendine özgü bir üslubu ve kalabalıkları peşinden sürükleyebilecek liderlik özellikleri… Ancak çalışma biçimlerinde çoğu zaman insani bir yaklaşım ve mantık eksiktir. Pieter Mulier ise başka bir kuşağın lideri. İnsanları ve karakterlerini tanıyor hatta başkaları hakkında hüküm verecekse bile bunu ancak elinde tüm kanıtlar olduğunda yapıyor. Onun gücü sakinliğinde yatıyor. Bu sakinlik, kendine ve başkalarına duyduğu güvenden; çalışma arkadaşlarıyla, yöneticilerle, müşterilerle kurulan ilişkilerin zaman istediğini bilmesinden kaynaklanıyor.
Doğru olduğuna inandığımız şeyi yapar ve beklediğimiz karşılığı almak için sabırla bekleriz. Maison Alaïa koleksiyonlarında ilk kez yumuşak tabanlı file balerinler yer aldığında, bunların ticari başarı yakalayacağına kimse inanmıyordu. Rakiplerin sunduklarından fazlasıyla farklıydılar. Herkes şüphelerini dile getirmekte özgürdü ama Pieter bir karar verdi: Bu model, kabul görene kadar koleksiyonlarda yer almaya devam edecekti ve kabul gördü. Alaïa balerinleri, farklı fiyat segmentlerinde yüzlerce benzerinin hatta neredeyse bire bir kopyasının ortaya çıkmasına ilham verdi. Aynı zamanda Maison Alaïa’ya yeterince kâr kazandırdı; öyle ki Richemont grubu markaya diğer modaevlerinden daha fazla yatırım yapmaya başladı. Yeni atölyeler, yeni ofisler, yeni butikler... Kasım 2025’te Mulier, CFDA tarafından “Yılın Uluslararası Tasarımcısı” seçildi. Ödül töreninden yalnızca birkaç hafta sonra ise ayrıldığını açıkladı. Temmuz ayından itibaren Versace’nin yeni Gianni Versace’si olacaktı.
Moda camiasını evinize bir kez davet edin, bir daha asla huzur bulamazsınız. Anvers’deki o meşhur Alaïa defilesinden bu yana Pieter Mulier’nin evinin kapısı sürekli kamera ekiplerine ve bitmek bilmeyen sorulara açılıyor: “Bu deri koltukları nereden aldınız?”, “Şu bilezik koleksiyonu size mi ait eski erkek arkadaşınıza mı?”, “Balkondaki Sterling Ruby heykeli de herhalde Raf ’ın hediyesi, değil mi?” Mulier ev sahipliğinde de tasarımcılığında olduğu gibi davranıyor: Kolları karşısındakini sarıp sarmalamaya hazır, yüzünde bir gülümseme, gözlerinde kesintisiz bir temas. Ama misafirini salondan mutfağa götüren de o, tamamen yabancı biriyle yaptığı görüşmede ne kadar samimi olacağına karar veren de. Raf Simons’la ilişkisine dair ayrıntılara girmek yerine, dostluklarının ve birlikte çalışmalarının ilk dönemlerinden kalma bir Raf Simons bomber ceketi gösteriyor. Kumaşı eskimiş, fermuarı bozulmuş olsa da hâlâ giyiyor. Ne kadar tekrarlansa ve ne kadar öngörülebilir olsa da kişisel tarzına dair sorular da onu sıkmıyor. Yıllardır günlük üniforması aynı; üst üste giyilmiş iki beyaz tişört, jean pantolon ve siyah ayakkabılar. Neredeyse James Dean gibi ama daha kaliteli. “Tişörtler vintage, ayakkabılar John Lobb, pantolon ise Hedi Slimane döneminden bir Celine modeli. Aynı pantolondan 15 tane aldım; böylece içim rahat.” Atölyede ve defilelerde bunlara beyaz bir önlük eşlik ediyor; işe yaklaşımındaki laboratuvar titizliğini ve başhekim disiplinini ele veren bir önlük.
Mulier, Maison Alaïa’yı sektörün en etkili markalarından birine dönüştürmeyi başardı; yön veren, eğilim belirleyen ve tüm moda dünyasının ritmini tayin eden bir markaya. Versace’de beklentiler elbette daha büyük: Küresel hakimiyet ve yüksek kârlılık. Prada ailesi marka için 1,4 milyar dolar ödedi. Bu yatırımın karşılığını vermesi gerekiyor; mesele yalnızca iş dünyasındaki güvenilirlik değil, aynı zamanda hırs. 48 yaşındaki Pieter’ın bu aralar biraz kendine ayıracak zamanı var. Evinde dostlarını ağırlıyor, yemek yapıyor, köpeğiyle yürüyüşe çıkıyor, tek başına sergiler geziyor. Instagram hesabında Alaïa için hazırladığı son koleksiyondan kareler, mutfağının penceresinden görünen manzara ve Victor Man’ın bir tablosunu paylaşıyor. Richemont ise hâlâ onun yerini doldurabilecek, diğer tüm modaevlerinden bu kadar açık biçimde ve gururla ayrışan bir markayı yönetebilecek doğru kişiyi bulabilmiş değil. Bu da herhalde bir şeylerin göstergesi.