Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Kültürün her sayfasına imzasını atan nostaljinin sesi, şimdilerde modada da gürleşti. Gelecek bir süreliğine kenarda beklesin, moda bu aralar hafızayla flört halinde.
Efsanevi tasarımcı Karl Lagerfeld, dehasının yanı sıra ihtilaflı açıklamalarıyla da tanınırdı. Podyumda body-positivity görmek istemediğini belirttiği de oldu #MeToo hareketini eleştirdiği de. Haliyle yaşam boyu defalarca topa tutuldu. Kuşkusuz Lagerfeld’in kulağa yanlış gelen pek çok açıklaması vardı, ancak şu cümlenin onlardan biri olacağını kimse tahmin edemezdi: “Moda hafızayla değil ileri gitmekle ilgilenir.” Lagerfeld gibi modanın tek odağının gelecek olduğunu düşünenlerin sayısı az da sayılmazdı. 1960’larda yükselen Space Age akımıyla tasarımlarını fütüristik birer anlatıya dönüştüren André Courreges, Paco Rabanne ve Pierre Cardin’e kalırsa modanın yolculuğu hep yarına endeksliydi. Öte yandan yüksek modanın 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonlarına göz attıysanız, bugünlerde durumun pek de öyle gelişmediğini fark etmişsinizdir. Kültürün her sayfasına imzasını atan nostaljinin sesi, şimdilerde modada da gürleşti. Gelecek bir süreliğine kenarda beklesin, moda bu aralar hafızayla flört halinde.

Louis Vuitton 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: GORUNWAY
Sezon koleksiyonlarında geçmişe yolculuğun kısa bir özetini geçelim: Chanel, 1920’lere birer bilet alıp düşük bel parçalarla karşımıza çıkarken benzer siluetlerle ilerleyen Lanvin de aynı döneme mercek tuttu; Jeanne Lanvin’ın 18. yüzyıldan ilhamla tasarladığı robe de style elbiseler podyumu süsledi. Aynı yıllara dönüş yapan Ferragamo, A Dialogue Between Past and Present (Geçmiş ve Bugün Arasında Bir Diyalog) adını verdiği koleksiyonunu dönemin sanatsal ve kültürel ekosistemine bir dönüş hareketi olarak tanımladı, denizci motiflerine bol bol yer vererek modaevinin kökenlerine göz kırptı. “Gelecek eşittir moda” denklemine gönül veren Rabanne 1940’lara hamle edenlerden. Dönemin parizyen hayatını tasavvur eden buram buram vintage kokulu koleksiyon; büyükanne dantelleri, krep elbiseler, çay saati referansları ile vintage store konseptini lüks gözünden tekrar yorumladı. Daimi bohem Michele’nin elinden Valentino, vatkalarla 1980’lerin renkli dünyasını bugüne uyarlarken aynı dönemden yola çıkan Anna Sui’nin radarı, dönemin Londra gece hayatı üzerindeydi. Punk estetiğin başlıca takıldığı bu radarda, tasarımcının desenler ve renk kullanımında bonkör tavrı anlatıyı şekillendirdi.

Chloé 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: Chloé
Diğer yanda Dries Van Noten, geçmişin biraz daha derinine inmeyi seçerek 17. yüzyıl natürmortlarını bugünle buluşturdu; pikselize ettiği tabloları elbiselere taşıdı. Modaevinin nostaljik ilhamını folklorik detaylarla da güçlendiren tasarımcı Julian Klausner; grungy ekoseler, zardozi’ler, bargello nakışları ve kırkyamayı hatırlatan detay işçilikleriyle modayı kültürel bir keşif alanına dönüştürdü. Nostaljiye böylesine göz kırpıldığı bir dönemde folklorik öyküleri tasarımlarına dahil edenler de oldu: İlham panosunda genç Brooke Shields, 1970’ler başı Kate Bush ve 1990’lar Kate Moss’unu bulunduran Chemena Kamali Chloé’sinin bir numaralı referansı, geleneksel Hollanda kıyafetlerinde saklıydı. Vogue Runway’e konuşan tasarımcı, “Benim için folk; inançlar, değerler ya da anneden kıza geçen değerli el yapımı kıyafetler fark etmeksizin bir topluluk içerisinde gerçekleşen tüm paylaşımlardır” diye açıkladı referanslarını. Louis Vuitton’da Orta Asya Türk ve Moğol çadırlarına, Peru ve Nepal’in bozkır geleneklerine şahit olduğumuz da düşünülünce yüksek moda bugünlerde geçmişe sadece ilgili olmakla kalmıyor, aynı zamanda hafızalarda yer edinen kolektif paylaşımı, folkloru, bir zamanların kimliklerini de lüks sahnesine taşıyor.

Dries Van Noten 2026-27 Sonbahar/Kış, Fotoğraf: GORUNWAY
Unutmamalı, modanın nostalji ile dansı yeni bir fenomen sayılmaz. Kumaşlara işlenen retro ruhun modern öncüsü olarak da kabul edilen Yves Saint Laurent’ın 1971 tarihli Libération koleksiyonunu hatırlayanlar çıkacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nın sancılı ekosistemini romantize etmekle suçlanan koleksiyon, kısa sürede “skandal koleksiyonu” ismiyle anılmaya başlasa da geçmişi günün modasına taşıyan öncü örneklerdendi. Dior’un bugün dahi altın çağı olarak anılan Galliano dönemi de ilhamını yarından alıyor sayılmazdı. Tasarımcı, kostüm geleneğiyle el ele ilerleyecek şekilde çoğu koleksiyonunu Belle Epoque dönemi ve 1930’lara güçlü atıflarla şekillendirmişti. Hedi Slimane’ın Celine’de 60 ve 70’ler rock’n roll’unu geri getirişi, Michele’ninse Gucci’de 2010’lara taşıdığı 70 ve 80’ler ruhunu da göz önünde bulundurunca modanın geçmişle daima bir dansta olduğunu söylemek hatalı olmaz. Trend dünyası da bunu destekler nitelikte; zira son beş yılı şekillendiren Y2K ve 90’lar estetikleri, neo-Viktoryen siluetler ve yakınlarda printmaxxing ile dönüş yapan pop-art baskılar, takvim sayfalarını geri çevirişimizin önemli kanıtları.
Geçmişin, bugünün modasına varışının tek bir sebebi yok elbette. Kültürel olarak nostaljiye duyulan aşk, bu sebeplerin başını çekiyor. Pandemi ile hayatın dijitalleşmesi, “dijital yerli” adını verdiğimiz Z kuşağının bugünün yetişkinlerine dönüşmesiyle birlikte arayışımız gitgide daha da analog olana yöneldi. Son bir yıldır dilimizden düşüremediğimiz plakçalarlar, basılı dergiler, vintage kıyafetler, analog kameralar ve retro lezzetlerin yükselişi ile geçmişe bitmek bilmez özlemimiz tescillendi. İşte moda da bu kültürel değişimin nabzını tutarak anlatısını, özlem duyduğumuz o günlere uyarlıyor. Bu retrospektif yolculuğu ekonomik sebeplerle ilişkilendirenlerin de haklılık payı var: Dünden bugüne moda, sosyoekonomik belirsizlikler ve krizler döneminde yüzünü geçmişe dönmüştür. Son on yılda yaşanan insani ve makroekonomik güçlükleri düşününce aslında anlamak pek de zor değil; hepimiz tanıdık hislere, güvenli limanlara ihtiyaç duyuyoruz. Bir diğer deyişle bugünden kaçmak için geriye baktıkça, “eski güzel günler” yediğimiz içtiğimize, dinlediğimize, izlediğimize ve giyindiklerimize kadar her alanda yaşam biçimimize yön veren bir kültürel refleks haline geliyor.

Fotoğraf: GORUNWAY, HANS FEURER
Ekoselerden büyükanne dantellerine nostalji tutkusu, modayı sosyo-kültürel değişimin izinde güncellerken Chloé ve Dries Van Noten örneklerindeki folklorik dokunuşta ise açılması gereken bir başlık daha var. Hem algoritmaların standartlaştırdığı estetik algımız hem de etkilerinin bugün azalmaya başladığı uzun süreli lüks duraklaması boyunca markalar satışlarını garantileyebilmek adına kendi güvenli limanlarına, yani karakterden arınmış, sade, ticari tasarımlara yönelmişti. İlk aşamada marka kimliğinde vites düşürme stratejisi, Schiaparelli gibi hazır giyimde provokatif markalar özelinde başarılı olsa da 2026 güzüne geldiğimizde tekdüzeliğin albenisi azaldı. Özellikle Z’nin özgür ifadeye duyduğu ihtiyaç yüzünden kişiselleştirilmiş görünümler, ifade sahibi parçalar güçlerini geri kazanmaya başladı. Kıyafetler sadece kaliteli kumaşlar ve terzilikle değil, hikaye anlatıları ile de birer arzu objesi olarak konumlandı. Haliyle yerel, unutulmuş, kökenleri kutlayan işçilik örnekleri de cazibesini katladı. İşte Dries Van Noten’daki zardozi’ler ve bargello nakışları, Ortadoğu’dan İtalya’ya uzanan birer kimlik manifestosuna dönüşürken Chloé’nin Hollanda folkloru “geçmişe sahip çıktığımız kadar bugüne hakimiz” mesajıyla bu dönüşüme selam duruyor.
Kültürel değişimle el ele moda, bir süre daha nostalji ile dansına devam edecek gibi. Önümüzdeki sezonlarda zanaata daha detaylı eğilen, daha özgün ve tarihin farklı sayfalarını okuyan tasarımlarla karşılaşma olasılığımız gitgide yükselirken geleceğe yolculuğumuza dair ipuçları da modaevleri tarafından bir bir yorumlanıyor. Gidişat, belki Lagerfeld’in söylediği gibi hafızayı tamamen kapı dışarı etmiyor fakat Lagerfeld haklı, modanın daima ileriye gitme hedefinde olduğunu hatırlamakta fayda var. Bu noktada münhasır bir stil bileşimiyle, dünü bugünle uyumladığımız bir gerçeklikle karşılaşma ihtimalimiz yüksek. Soralım: Sizce de geleneği, geleceğin değerleriyle giyindiğimiz günler fazlasıyla yakın görünmüyor mu?