Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Her yeni sahibiyle değer kazanan vintage eşyalar, geçmişle bugünü birbirine bağlıyor; kuşaklar boyunca anıları işleyerek yaşayan bir arşive dönüşüyor.
Bir aile yadigarının mutlaka eski bir sandıkta saklanması gerekmiyor. Yıllar içinde el değiştiren eşyalar, tekrar tekrar anlatılan hikayeler ve fark etmeden sürdürülen küçük alışkanlıklar o mirasın ta kendisi oluyor bazen. Üstelik nesilden nesile aktarılan şey, yalnızca geçmişin hatırasını korumuyor; her yeni sahibiyle birlikte başka bir anlam kazanıyor.
Moda tasarımcısı Mehtap Elaidi’nin ailesinde hikayelerin yeri büyük. Babasının Filistinli oluşu ve ailenin yaşadığı göçler nedeniyle eski kuşaklardan kalan eşya pek yok. Ama Elaidi için bu eksiklik bir boşluk değil; tam tersine, anlatılan hikayeler en değerli miras haline gelmiş. “Hatta bazen bir eşyadan bile daha kıymetliler” diyor.
Elaidi’ye göre aile yadigarı bir objeyi vazgeçilmez kılan, kimden geldiği ve insanda uyandırdığı duygu. “Tasarımını beğenmediğiniz bir obje bile, aileden kaldığı için yıllarca hayatınızda yer bulabiliyor. Zamanla eşyanın kendisinden çok, ona yüklenen duygu ve hatıra ağır basıyor.”

Elaidi’nin Londra’da yaşayan kızı, yaratıcı yapımcı Dilara Ömür için de aile yadigarlarının değeri estetikten önce hikayeleriyle ölçülüyor. Parça, ailesinden birine dair bir kapı aralıyorsa onu hayatında tutmak istiyor. “Çünkü o zaman kendimi sadece bugüne ait değil benden çok daha büyük bir hikayenin parçası gibi hissediyorum.” Sabah hazırlanırken üzerindeki parçalara bakıyor; birinin annesinden kaldığını, bir diğerini kardeşinin verdiğini düşünüyor. Gardırobu, farkında olmadan ailenin küçük bir arşivine dönüşüyor.
Elaidi’nin diğer kızı, kreatif direktör Lal Ömür’ün aile yadigarlarına bakışı ise biraz daha farklı. Ona göre bir parçanın değerini belirleyen, hayatın içinde ne kadar yer tuttuğu. Büyükannenin yalnızca bir kez taktığı gösterişli bir mücevherden ziyade, her gün kullanılan sıradan bir eşya daha anlamlı. Çünkü Lal Ömür, gerçekten yaşamın akışına eşlik etmiş bir objenin, yalnızca özel bir anda parlayan bir parçadan çok daha fazla şey anlatabileceğine inanıyor.
Elaidi ailesinde bu görüşlerin karşılığını anneannelerinden kalan eşyalarda görmek mümkün. Eski saat Mehtap Elaidi’de, goblen tablo Dilara Ömür’de bulunuyor. Elaidi, saati her gün takmıyor ama zaman zaman çıkarıp baktığında annesini yeniden hatırlatıyor. Dilara Ömür, anneannesinden kalan saati nikahında taktığını söylüyor. Bunu yapmasının tek nedeni, o gün anneannesinin de kendisiyle olmasını istemesi. Dilara’nın evindeki goblen tablo ise çocukluğundan beri tanıdığı bir görüntüyü bugüne taşıyor.

Bir eşyanın yeni sahibine geçmesi, hikayenin bitmesi değil devam etmesi demek. Lal Ömür için asıl başlangıç tam da burada. Ona sık sık eski eşyaların taşıdığı enerjiden korkup korkmadığı soruluyor. Bir dönem kendisi de bunu düşünmüş; ama artık farklı hissediyor: “Bir parça beni kendine çekiyorsa, zaten güzel bir enerjisi vardır diye düşünüyorum.” Üstelik ona göre bir objenin geçmişi ne kadar karanlık olursa olsun, yeni sahibinin hayatına girdiğinde anlamı değişebiliyor. İlk sahibi bir hikaye yazıyor, sonraki sahibi kendi hayatını ekliyor, ardından başka biri geliyor ve yeni bir katman bırakıyor. Böylece eşya, her kuşakta yeniden doğuyor; hafızanın sessiz bir anlatıcısına dönüşüyor. Ömür, deri koltuğunu üçüncü kuşağa bırakabileceğini söylüyor. Yanına iliştireceği not da mirasın bir tercih olduğunu hatırlatacak kadar yalın: “Sana mutluluk veriyorsa sende kalsın; vermiyorsa başkasına devret.”
Vintage’a olan ilginin yükselişi içinse, değişen tüketim alışkanlıklarına vurgu yapıyor. Genç kuşağın vintage’a yönelmesinde ilk etapta finansal bir motivasyon vardı. Thrifting sayesinde daha uygun fiyatlara özel parçalar bulabiliyorlardı. Fakat bugün neredeyse her tasarıma ulaşmak mümkün. Bu da ilgiyi ürünün hikayesine yöneltiyor. “Örneğin birinin anneannesinden kalan bir kolyeyi düşünün; belirli bir taş rengi ya da kendine özgü bir karakteri var. İnsanlar o parçaya eşlik edecek, onun ruhunu tamamlayacak vintage bir yüzük ya da benzer geçmişe sahip başka bir parça bulmayı tercih ediyor. Çünkü onları cezbeden yalnızca estetik değil o parçaların taşıdığı anlam.”
Nesilden nesile uzanan yadigarlara sahip iç mekan tasarımcısı Serra Kaslowski ve marka iletişimi ve içerik yöneticisi kızı Ela Kaslowski’nin aile mirasına bakışında da eşyaların taşıdığı kişisel izler öne çıkıyor. Ela için ailesinden kalan her objenin bir hikayesi var. “Bir saat, çanta, aksesuar ya da evde kullanılan bir obje... Hepsi, ait olduğu kişinin yaşamından izler taşıyor. O objelere baktığınızda o insanın hayatını, yaşanmışlıklarını ve ailenize bıraktığı izleri de görüyorsunuz.”

Serra Kaslowski de eşyaların geçmişteki sahiplerinin karakterlerini bugün de taşımaya devam ettiğini düşünüyor. Bir zamanlar severek seçilen ve kullanılan bir eşyanın yıllar sonra aile içinde yeniden ortaya çıkması, o insanın zevkini ve kişiliğini de bugüne getiriyor. Ailenin tek torunu olması sayesinde tabaklardan tablolara pek çok objenin kendisine kaldığını, bazılarını kızıyla da paylaştığını anlatıyor. Böylece aynı hikaye bir kuşaktan diğerine geçerken yeni bir hayata karışıyor.
Bunun en güzel örneklerinden biri, artık üretilmeyen Cartier saat. Kızının kolunda bu saati her gördüğünde, Serra Kaslowski’nin aklına dedesi geliyor. Dedesinin zarif bir insan olduğunu, seçtiği saatin de bu zarafeti taşıdığını söylüyor. Ela, saati annesiyle birlikte odasını toplarken bir çekmecede bulmuş. İlk gördüğünde çok etkilenmiş; annesi saatin kendi dedesinden kaldığını anlatmış. Ela dedesini hatırlamıyor ama o saat sayesinde onunla görünmez bir bağ kuruyor.

Ela Kaslowski’nin annesinden devraldığı alışkanlıklardan biri, güzel şeyleri özel günlere saklamamak. Aileden kalan objeleri kullanmak, hikayelerini canlı tutmanın bir yolu. Aynı yaklaşım kendi gardırobunda da görülüyor. Babasından kalan grafik tişörtler ve üniversite yıllarında giydiği kazaklar bugün günlük stilinin parçaları. Anneannesinin ona verdiği iki çanta, mezuniyetinde taktığı aile mirası kolye ve aileden gelen yüzük de bu kişisel arşive ekleniyor. “Yavaş yavaş ailemizin hikayesini taşıyan bu parçaları toplamaya başladığımı hissediyorum.”
Geleceğe bırakmak istediği miras ise bir objeden çok bir gelenek. Ona göre annesinden öğrendiği en kıymetli şey, muhabbetle kurdukları sofralar. “Aramızda sık sık konuşuruz; akşam yemekleri bizim için her zaman çok özeldir. Ailece olduğumuz kadar, sadece annemle baş başa kaldığımız sofralar da öyledir.” Bir gün kendi çocuğuna ya da torununa bırakmak isteyeceği mirasın bu gelenek olmasını istiyor.
Serra Kaslowski de geleneklerin objelere göre daha kalıcı olduğunu düşünüyor. “Objeler nesilden nesile aktarılırken bazen kaybolabilir, size hiç ulaşmayabilir ya da ulaştığında kullanamayabilirsiniz. Ancak gelenekler kalıyor. Bir nesilden diğerine geçiyor ve biraz da sizi siz yapan onlar.”
Yeni nesil şimdilerde vintage’a büyük ilgi duyuyor. Ela Kaslowski, bunu alınan parçaların otantik ve türünün tek örneği olmasına bağlıyor. Prenses Diana ve Kennedy ailesi gibi geçmişe ait ikonik hikayelerin yeniden ilgi görmesi de bu estetik hafızayı besliyor. Belki de bugün geçmişe duyulan bu ilgi, ailelerden kalan parçaların neden hâlâ bu kadar güçlü bir karşılık bulduğunu da anlatıyor.