Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Breakfast at Tiffany’s’ten Charade’a Hepburn’ün filmlerindeki kadın baş karakterler, zamansız bir stil mirası bıraktı. Sinemanın en ikonik Givenchy görünümlerine yakından bakıyoruz.
Audrey Hepburn, Hollywood kariyeri boyunca Billy Wilder’dan George Cukor’a kadar birbirinden farklı yönetmenlerle çalıştı; William Holden, Marlon Brando ve Rex Harrison gibi dönemin en ünlü erkek oyuncularıyla kamera karşısına geçti. Ancak Hepburn'ün beyazperdedeki başrol performanslarının değişmeyen tek bir unsuru vardı: Hubert de Givenchy’ye duyduğu derin bağlılık.
Hepburn’ün bir zamanlar söylediği gibi: “Kendim gibi hissettiğim yegane kıyafetler Givenchy’nin tasarımları. O, bir tasarımcıdan fazlası, adeta bir kişilik yaratıcısı.” Lily Collins’in, Breakfast at Tiffany’s’in yapım sürecini anlatan ve bol Givenchy görünümlü bir biyografik filmde Hepburn’ü canlandıracağı haberinin ardından, Britanyalı ikonun beyazperdedeki Givenchy aşkının en unutulmaz anlarına dönüyoruz.

Fotoğraf: Getty Images
Hepburn’ün Hubert de Givenchy ile ilk sinema işbirliği 1954 tarihli bu filmle başladı. William Holden ve Humphrey Bogart, zengin David ve Linus Larrabee kardeşleri canlandırırken, her ikisi de şoförlerinin kızı Sabrina Fairchild’a (Hepburn) aşık olur. Film, hem bir dönüşüm hikayesi hem de Hepburn’ün stil ikonluğunun başlangıcıdır.

Fotoğraf: Getty Images
1950’lerin sonuna gelindiğinde Hepburn, bir Oscar ve bir Tony ödülü kazanmış, Hollywood’un zirvesine yerleşmişti. Bu 1957 yapımı müzikalde Jo Stockton karakteri, Greenwich Village’daki bir kitabevinde keşfedildikten sonra kendini Paris moda koleksiyonlarının yüzü olarak bulur. Fotoğrafçı Dick Avery rolünde Fred Astaire var (küçük not: karakter, moda fotoğrafçısı Richard Avedon’dan esinlenmiştir). Kurgusal bir moda dergisi etrafında şekillenen film, baştan çıkarıcı bir stil masalı.

Fotoğraf: Getty Images
Gary Cooper ve Hepburn’ün başrollerini paylaştığı bu klasik romantik komedi, Paris’in ikonik manzaralarını en az Givenchy’nin couture tasarımları kadar göz alıcı bir şekilde sergiler.

Fotoğraf: Paramount Pictures
Hiçbir Hepburn rolü, Holly Golightly kadar ikonik değildir. Truman Capote’un aynı adlı kısa romanından uyarlanan film, Hollywood ihtişamının sinemadaki en saf hâllerinden biri. New York’un Fifth Avenue’sunda çekilen o unutulmaz açılış sahnesi; Tiffany & Co. mücevherlerini, kruvasanı ve askısız siyah elbiseyi zamansız bir stil ikonuna dönüştürdü.

Fotoğraf: Getty Images
Charade’da Hepburn’ün hayat verdiği Regina Lampert, eşinin gizemli cinayetinin ardından karanlık bir hikayenin tam ortasında bulur kendini. Film, Alfred Hitchcock’un işlerini anımsatan sürükleyici ve gerilim dolu sahneleriyle hafızalara kazınmıştır.

Fotoğraf: Bettmann
Film, tanıdık bir romantik komedi formülünü izler. William Holden’ın canlandırdığı bir senarist ciddi bir yazma tıkanıklığı yaşar ve yarım kalan senaryosunu yazdırmak için işe aldığı sekreterden (Hepburn) ilham bulur. Filmin daha az bilinen yönü ise Hollywood tarihine yaptığı eğlenceli atıflar ve Hepburn'ün kendine göndermeleridir. Marlene Dietrich, Noël Coward ve Mel Ferrer da filmde kısa rollerde görünür.

Fotoğraf: 20th Century Fox/Kobal/Shutterstock
1966 yapımı filmde Hepburn, Peter O’Toole karşısında. Filmde eski ustalar sanat dünyasının zirvesinde dönen sahtecilik ve entrika ağının tam ortasındadır. Yalanların ve sanat sahtekarlığının hüküm sürdüğü bu dünyada geçen hikaye, gelmiş geçmiş en şık soygun filmlerinden biri olabilir.