Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Modanın en güçlü hikayeleri çoğu zaman iki kişi arasında yazılıyor.
Marc Jacobs, “Sofia Coppola, daha onunla ilk tanıştığım andan itibaren hayatım ve işim üzerinde derin bir etki bıraktı. Onunla tanışmış olmaktan bugün hâlâ ilham alıyorum” demişti. İkili 90’larda New York’ta aynı çevrelerde dolaşıyor, aynı partilere gidiyor, aynı insanlarla vakit geçiriyordu. Coppola yıllar içinde Amerikalı tasarımcının kıyafetlerini defalarca giydi, Jacobs, Louis Vuitton’da “Paris’teki Amerikalı” karakterini canlandırırken melankolik hikayelerin zarif anlatıcısı Maison’un kampanyalarında yer aldı ve en nihayetinde geçtiğimiz yıl tasarımcıyı onurlandıran bir belgesel çekti. Marc Jacobs’ın yıllar önce söylediği bu cümle ilk bakışta bir dostluk itirafı gibi gelebilir. Oysa moda tarihine biraz daha yakından bakınca bunun çok daha büyük bir şeyden söz ettiğini fark ediyoruz: Yaratıcı insanların birbirlerine duyduğu ihtiyaçtan.

Fotoğraf: Getty Images
Kültür endüstrisi bireysel dehalar üzerine kurulu hikayeleri seviyor. Tek başına çalışan tasarımcılar, auteur yönetmenler, kendi evrenlerini yaratan sanatçılar… Ben, ben, ben ve tek başına başarmanın yüceltilmesi. Ancak gerçeklik çoğu zaman daha karmaşık. En güçlü yaratıcı vizyonlar çoğunlukla iki kişi arasındaki görünmez bir diyalogdan da doğabilir. Bazen bir yönetmen ve oyuncu arasında, bazen bir tasarımcı ve model arasında, bazen de bir editör ve fotoğrafçı arasında gelişen bu ilişki yıllara yayılan bir ortak dile evrilebilir. Pedro Almodóvar’ın filmlerini Penélope Cruz olmadan düşünmek zor. Todd Haynes’in duygusal evreninde Julianne Moore’un yüzünü görmek isteriz. Son yıllarda Emma Stone, Yorgos Lanthimos’un giderek daha tuhaf ve özgürleşen sinemasının ayrılmaz bir parçası haline geldi. Stone “Birlikte çalışmayı seviyoruz” derken, Lanthimos ilişkilerinin zaman içinde derinleştiğinden bahsediyor. Bu evrim, tekrarın sıkıcılığının değil ilişkinin yoğunlaştığının kanıtı. Karşılıklı güven sayesinde ortaya çıkan yaratıcı cesaret, her iki tarafın da tek başına ulaşamayacağı yerlere gitmesini sağlıyor. Yönetmenler bu oyuncular aracılığıyla yeni duygusal alanlara erişiyor; oyuncular da bu yaratıcı ortaklıklar sayesinde kariyerlerinin en cesur performanslarını gösteriyor. Ve ortaya çıkan işler zamanla ortak bir imzaya dönüşüyor. Güven, yaratıcı kişilerin konfor alanlarından uzaklaşmalarını sağlıyor.
Moda endüstrisi de farklı işlemiyor. Azzedine Alaïa ve Naomi Campbell arasındaki ilişki bunun en güçlü örneklerinden biriydi. Campbell, Alaïa’nın koruması altına girdiğinde henüz kariyerinin başındaydı; Alaïa ise onda yalnızca bir model değil kendi kadınlık vizyonunun yaşayan bir temsilini görüyordu. Naomi’nin bedeni, tavrı ve özgüveni Alaïa’nın tasarımlarına hayat verirken, Alaïa da Naomi’nin moda dünyasında bir süpermodelden çok daha fazlasına dönüşmesinde rol oynadı. Aralarındaki bağ o kadar güçlüydü ki Naomi ona yıllarca “Papa” diye hitap etti. Rick Owens ve Michele Lamy’nin hikayesi ise ilham perisi kavramının çok ötesine geçiyor. Owens’ın karanlık, “brutalist” ve neredeyse post-apokaliptik estetiği ile Lamy’nin performatif kişiliği birbirinden ayrıştırılamayacak kadar iç içe geçmiş durumda. Rick Owens markasının dünyası yalnızca bir tasarımcının zihninden çıkmış gibi görünse de aslında iki kişinin birlikte kurduğu alternatif bir evren. Architectural Digest bir keresinde Owens ve Lamy’nin mobilya işlerinde de birlikte çalıştığını, Owens’ın tasarladığı “Double Bubble Bench”in Lamy tarafından hayata geçirildiğini yazmıştı. Yani burada ilham tek yönde akmıyor. Biri imgeyi kuruyor, diğeri ona beden ve malzeme kazandırıyor. Onlarınki bir nevi kültürel aşk hikayesi. Yves Saint Laurent ile Betty Catroux arasındaki ilişki bunun erken örneklerinden biri mesela. Saint Laurent, Catroux’nun kendisinin kadın versiyonu olduğunu söylerdi. Bugün bu hikaye hâlâ anlatılıyor çünkü insanlar bir tasarımcının zihnine tek başına değil başka bir insan üzerinden girmeyi seviyor.

Fotoğraf: Getty Images
Bir tasarımcının kiminle vakit geçirdiğini, kimi giydirdiğini, gece yarısı kimi aradığını ya da kimin onun ilk koleksiyonunu gördüğünü bilmek önemli. Jennifer Lawrence; Raf Simons’un Dior’a gelişinden hemen önce modaevinin yüzü olarak atandı. Ardından Maria Grazia Chiuri döneminde Maison’a olan bağlılığını sürdürmeye devam etti. Jonathan Anderson’ın ilk koleksiyonunu görmek için de oradaydı. Lawrence aslında bu noktada tasarımcıdan ziyade bir okulun da elçisi. “Hayatımda Dior’suz bir an bile düşünemiyorum” diyor. “Gelinliğim bile Dior’du.”
Benzer bir yaratıcı alışveriş Sarah Burton ve Cate Blanchett arasında da görülebilir. Burton’ın Alexander McQueen’de ve bugün Givenchy’de geliştirdiği güçlü fakat gösterişsiz kadınlık fikri, Blanchett’in yıllardır kırmızı halıda sergilediği entelektüel zarafetle kusursuz bir karşılık buluyor. Birbirlerini yalnızca giydirmiyor ya da temsil etmiyorlar; birbirlerinin estetik dilini genişletiyorlar. Blanchett, Burton hakkında “Nezaket onun moleküler yapısında var” diyor ve bunun insanlardaki en iyi şeyi ortaya çıkardığını da ekliyor. Hatta bir keresinde “Burton dehanın neye benzediğini yeniden icat etti” gibi kallavi bir söylemde de bulunmuştu. Bu cümle önemli, çünkü Burton’ın tasarımında da aynı şey var: Gösterişli bir ego yerine bedeni anlayan, kadını dinleyen, güçle kırılganlığı aynı anda taşıyan bir yaklaşım. Sarah Burton’ın Alexander McQueen’deki final defilesinde ön sırada yine Blanchett vardı. Burton selamını verirken gidip ona sarıldı. Bu bağı canlı canlı görmek ilişkinin gerçekliğini ve duygusallığını vurguluyor. Ünlü oyuncu, geçen ay düzenlenen Cannes Film Festivali’ne de Burton’ın Givenchy tasarımıyla katıldı (böylece halının en şık isimlerinden biri oldu).
Nicolas Ghesquière ve Jennifer Connelly arasındaki bağ da benzer bir yerden geliyor. Connelly yıllardır tasarımcının etrafındaki en sabit isimlerden biri. Hatta bazen Louis Vuitton ya da eski Balenciaga dönemine dönüp baktığınızda, Ghesquière’nin kafasındaki kadının nasıl biri olduğunu anlamak için Jennifer Connelly’ye bakmak yeterli geliyor. Sessiz ama güçlü, dikkat çekmek için çabalamayan ama bulunduğu her ortamda fark edilen bir kadın. Jennifer Lawrence bir Maison’a bağlılığını gösterirken, Connelly bir tasarımcının peşinden gidiyor. Jonathan Anderson’ın Loewe’de geliştirdiği bağlar da hemen hemen her Hollywood ünlüsünün Dior’a taşınmasını sağladı. Greta Lee, Josh O’Connor ya da Taylor Russell, onlar Anderson’ın benzersiz vizyonuyla mest olanlar. Charlotte Gainsbourg ise Vaccarello’nun Saint Laurent’da yarattığı Parisli gecenin somutlaşmış hali: Biraz rock’n’roll, biraz burjuva, biraz da ulaşılmaz. Bu ilişkiler genellikle ilham perisi kavramıyla açıklanıyor. Ancak bu tanım giderek yetersiz kalıyor. Çünkü burada tek yönlü bir ilham alışverişinden çok daha fazlası söz konusu. Connelly eşi Paul Bettany ile beraber yazın Formantera’da tatile çıkıyor; Dakota Johnson ve Alessandro Michele bir öğleden sonra Roma sokaklarında alışverişe çıkıyor, yemek yiyor.

Bugün birçok ilişki resmi marka elçilikleri, kampanya sözleşmeleri ve milyonlarca dolarlık anlaşmalar üzerinden kuruluyor. Kırmızı halıda görülen bir oyuncunun ya da müzisyenin belirli bir markayı tercih etmesinin ardında çoğu zaman profesyonel bir iş ortaklığı bulunuyor. Ama bahsettiğim ilişkiler bir noktadan sonra karşılıklı PR anlaşmalarından farklılaşıyor. Çünkü iyi bir muse tasarımcıya yalnızca görünürlük sağlamıyor; ona bir hikaye veriyor. Bugün markaların neden Emma Stone (Louis Vuitton), Nicole Kidman (Chanel) ya da Greta Lee (Dior) gibi isimlerle bu kadar uzun vadeli ilişkiler kurmaya çalıştığını da bu açıklıyor. Bir sezonda herkes bir ünlüyü giydirebilir. Ama yıllar boyunca süren bir ilişki, markaya bir kişilik kazandırıyor. Biraz dedikodu tarafına yaklaşırsak moda dünyası da aslında Hollywood kadar “favori çocuklar” sistemiyle çalışıyor. Her tasarımcının etrafında küçük bir çekirdek ekip var: Sürekli davet edilen oyuncular, özel koleksiyonları ilk gören arkadaşlar, kampanyalarda tekrar tekrar karşımıza çıkan yüzler. Tıpkı Joachim Trier’in Renate Reinsve’si, Martin Scorsese’nin Leonardo diCaprio’su gibi ya da Wes Anderson’ın Bill Murray’i gibi.
Moda tarihinin en etkili ortaklıklarını ise çoğu zaman podyumun dışında gördük. Franca Sozzani ve Steven Meisel’in Vogue İtalya’da kurduğu yaratıcı ittifak, dergiciliğin sınırlarını değiştirdi. Sayfalar yalnızca moda çekimlerinden oluşmuyordu; kültür, politika ve güzellik algısı üzerine görsel manifestolara dönüşüyordu. Sozzani’nin editoryal cesareti ile Meisel’in görüntü yaratma yeteneği birleştiğinde ortaya çıkan işler bugün hâlâ referans olarak gösteriliyor. Meisel’in 1988’den 2015’e kadar 27 yıl boyunca Vogue Italia’nın kapaklarını ve ana moda çekimlerini hazırladığını, dergiye güçlü bir kimlik verdiğini ve bunun Meisel’in kariyerindeki en önemli işler olduğunu hatırlayalım. Sırrı Sozzani’nin editör, Meisel’in fotoğrafçı gibi davranmaması; birlikte bir bakış kurmaları ve moda fotoğrafçılığını güzellik üretmekten çıkarıp kültürel yorum alanına taşımaları.
Benzer şekilde moda fotoğrafçıları ve editörleri… Olivier Rizzo ve Willy Vanderperre’nin yaklaşık yirmi beş yılı aşan yaratıcı birlikteliği, Raf Simons’tan Prada’ya uzanan çağdaş erkek modasının görsel dilini şekillendirdi. Son dönemde ise aynı enerjiyi Ib Kamara ve Rafael Pavarotti ikilisinde görmek mümkün. Birinin stil ve kültür konusundaki hisleri, diğerinin renk ve ışıkla kurduğu ilişkiyle birleştiğinde ortaya yeni bir dil çıkıyor. Belki de yaratıcı ortaklıkların asıl gücü burada. Birlikte çalışan insanlar zamanla birbirlerinin eksik bıraktığı cümleleri tamamlamaya başlıyor. Birinin göremediğini diğeri görüyor. Birinin cesaret edemediğini diğeri mümkün kılıyor. Sonunda ortaya çıkan şey ise ne tamamen birine ne de diğerine ait oluyor. Moda dünyası hâlâ büyük ölçüde bireysel yıldızlar yaratmayı seviyor. Ama perdeyi biraz araladığınızda, en etkileyici hikayelerin aslında iki kişinin arasında yazıldığını görüyorsunuz. Birlikte çalışmanın romantize edilmiş bir versiyonu değil bu. Daha çok yaratıcı üretimin temel gerçeği. Çünkü en kalıcı işler çoğu zaman yalnızca yetenekten değil doğru insanların birbirlerini bulmasından doğuyor.