Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Moda tarihinde okyanus estetiğinin dönüşümünü inceliyoruz. 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonlarında su; değişen dünyanın, bedenin ve geleceğin metaforu haline geliyor.
Raquel Zimmermann çırılçıplak, kumların üstünde yatıyor. Saçları Medusa gibi, fonda uğultulu bir ses, beyaz gürültü de olabilir, kıyıya çarpan dalgalar ya da denizler altında 20.000 fersah öteden gelen sesler… Alexander McQueen’in 2010 İlkbahar/Yaz defilesi ya da şiirsel adıyla, Plato’s Atlantis başlamadan önce fonda oynuyordu bu kesit. Az sonra izlemeye başladığımız koleksiyonda ise sanki tenler sürüngemsi bir yüzeye bürünüyor, Armadillo ayakkabılar karaya ait olmayan bir bedeni işaret ediyordu. Aklımızda şu fantastik soru vardı: İnsan suya ait olsaydı, ne olurdu? Alexander McQueen de neredeyse “İnsanlar tekrar suya dönmek zorunda kalacak. Moda, gelecekteki bir türün üniforması olabilir mi?” diye soruyordu.
On yıl sonra Iris van Herpen farklı bir cevap veriyordu. 2020 İlkbahar/Yaz koleksiyonu Sensory Seas’de elbiseler organizmalar gibi davranıyor; karşımıza bilimle couture arasında salınan formlar çıkıyordu. Van Herpen, insan bedeninin karmaşık yapısında gerçekleşen duyusal süreçler ile okyanuslardaki lifsi deniz ekolojisi arasındaki paralelliklerden ilham almıştı. İlhamın ilk kıvılcımı ise İspanyol nöroanatomi uzmanı Santiago Ramóny Cajal’den geliyordu. Koleksiyonun bir diğer çıkış noktası ise derin denizlerde yaşayan Hidrozoa sınıfı organizmalardı. Bu narin, dallanan canlılar; polip ve medüz formları arasında geçiş yaparak okyanusu adeta yaşayan bir dantel gibi örüyordu. Katman katman ilerleyen bu yapı, suyun içinde bir kumaş gibi yayılıyordu.

Loewe 2026 İlkbahar/Yaz, Fotoğraf: Vogue Runway
McQueen’in okyanusu kıyametvari bir dönüşümken, van Herpen’inki daha çok uyum üzerine kurulu bir dünyaydı. Beden mutasyona uğramak yerine uyum sağlıyor gibi. Hikayeyi hızla ileri sardığımızda Loewe’nin 2026-27 Sonbahar/Kış koleksiyonunda okyanus canlıları artık defilede ön sıradaydı. Yıllarca moda bu eksenler arasında gidip geldi; okyanus bir fantezi, bir doku, bir gösteri olarak var oldu. Ama 2020’lerde yaklaşım değişti. Su seviyesi hem gerçek hem metaforik olarak yükseldi ve moda da onunla birlikte hareket etti.
2026 İlkbahar/Yaz sezonunda ise okyanus arka planda hikayeyi tamamlayan bir metafor olmakla sınırlı değil; yaşadığımız koşulların, gerçekliğin bir yansıması aynı zamanda. Jack McCollough ve Lazaro Hernandez, ilk defa Avrupa kökenli ve daima Paris Moda Haftası’nın resmi takviminde yer alan köklü bir modaevi için atölyedeydiler bu kez. LVMH portfolyosundaki en eski modaevi olan Loewe’nin başına geçtikleri için çözümü derinlere inmekte bulmuşlardı. Öyle ki, geçtiğimiz ekim, büyük şovdan bir gün önce düzenlenen şirket partisinde bile tema “Under the Sea” olarak seçilmişti. Ve ikisi de şnorkelleriyle dalgıç olarak katılmıştı partiye. İlk koleksiyonun temelinde güneşten beslenen bir renk dünyası vardı, tıpkı İspanyol sahilleri, Barselona kıyıları ya da Formantera gibi. Loewe’de kurdukları dil, insan bedeni, lezzetli yaz meyvelerini ısırdıkça fışkıran sıvılar ve güneş üzerine kurulu. Tüm bunları da Loewe’nin zanaat geçmişinden beslenerek deneysel yöntemlerle sundular. Havlu gibi görünen elbiselere ek olarak Nappa derisinden tasarlanan ceketlerin wetsuit benzeri kesimleri vardı ve bedeni ikinci bir deri gibi sarıyordu. Her look sanat galerilerinin beyaz odalarında sergilenen eserler gibi dursa da yakından baktığınızda sanki suyun içinde şekil alıyormuş hissi veriyordu. Yine Nappa derisinden tasarlanan ve üstlerinden bir kıl gibi sallanan ipliklerin yer aldığı pantolonlar, denizaltında hayatlarına devam eden çeşit çeşit canlıları anımsatıyordu. Siluetler dalgıç kıyafetleri gibi bedene yapışıyor, materyaller geriliyor, sıkışıyor, ipler sarılıyor, yelken artıkları gibi uzuyordu. Loewe’nin daimi dili olan zanaat, kinetik bir hal alıyordu. İkilinin çarpıcı ustalığı ise yaklaşımlarındaki incelikte yatıyor. Sörf tahtaları ya da klişe plaj imgeleri yerine ıslak bir yerden yeni çıkmış gibi duran siluetler göze çarpıyor.

Sportmax 2026 İlkbahar/Yaz, Fotoğraf: Vogue Runway
Sportmax, 2026 İlkbahar/Yaz koleksiyonunu sunmak için Milano’nun endüstriyel hafızasında özel bir yeri olan Frigoriferi Milanesi’yi seçmişti. Bir zamanlar soğuk hava deposu olarak kullanılan, bugün ise sanat eserlerinin korunup restore edildiği bu yapı, koleksiyonun ruhunu doğrudan besliyor. Mekanın temel fikri basit ama güçlü: Geçmişi koruyarak geleceği anlamak. Sportmax her sezon, zamanın ruhuna cevap veren ama bunu yaparken kendini sürekli yeniden kuran bir marka. Bu koleksiyonda ise odak, değişim anlarında dışarıya yönelen bir bakış. İçeride kalmak yerine ufka bakmak, perspektif aramak. Koleksiyon hafiflik ihtiyacı, kaçma isteği ve daha ferah bir bakış arayışı ekseninde hareket ediyor ve kreatif direktörü Grazia Malagoli’ye göre “hayatın dalgalı ritmini yansıtıyor ve sürekli yeniden akışa geçiyor”. Tasarım dili de bunu destekler nitelikte. Kumaşlar hareketle birlikte değişirken, ışığa tepki veriyor. Hafiflik hissi neredeyse her parçanın merkezinde. Organze bu sezon akışkan bir kumaş olmaktan çok, form tutan, yapısal bir malzeme görevinde. Japon kozmetikleriyle yapılan resimlerden ilham alan botanik desenler, kendi içinde büyüyen sualtı bitkilerini hatırlatıyor.
Givenchy’de su referansı daha bedensel ve daha duygusal bir yerde. Sarah Burton, gücü maskülen kodlardan değil doğrudan feminen arketiplerden kurmaya çalıştığını söylüyordu şov sonrasında. Bu yüzden koleksiyonda bedeni saran bodysuit’ler, transparan mesh elbiseler, ince topuklar karşımıza çıkıyor. Özellikle Alex Consani’nin taşıdığı look, neredeyse bir sualtı organizmasını andırıyor. Göğüs kısmındaki altın tonlu, titreşen yüzey mercan ya da deniz anemonu gibi; canlı, dokunsal ve sürekli hareket ediyormuş hissi veriyor. Altındaki siyah drape ise bu organik yapıyı dengeliyor. Daha ağır, daha akışkan, sanki suyun içinde aşağı doğru çekiliyormuş gibi. Diotima’da ise Rachel Scott’ın suyla daha direkt kurduğu bir ilişki var. Tasarımcının Karayip kökenlerinden beslenen marka, bu sezon siluetlerde balık ağlarını andıran örgü yapılarla öne çıkıyor. Bedeni saran bu file yüzeyler hem koruyucu hem de açık. Özellikle uzun kollu bodysuit’lerde ve başı saran örgülerde neredeyse savaşçı bir duruş var. Loewe’de suyun içinde hareket eden, Sportmax’te yön arayan, Givenchy’de hisseden beden, burada artık yaşayan, çalışan ve direnç gösteren bir bedene dönüşüyor. Atlantis’ten çıkıp yüzeye ulaşıyor.