Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Moda şehir hayatının ritmine kulak vermeye başladı. 2026 Pre-Fall koleksiyonlarında hareket, hafıza ve gündelik hayat başrolde.
Sıcak, nemli ve hafif boğucu... Hayır, yazın ortasında üzerimize çöken havadan bahsetmiyorum. Takvimler temmuz ve ağustos sıcağını gösterirken mağazalarda kendine yer açmaya başlayan Pre-Fall koleksiyonlarının geçtiği mekandan, metropollerin metro istasyonlarından bahsediyorum. Moda takviminin en tuhaf dönemlerinden biri bu. Dışarıda 35 dereceyi bulan sıcaklıklar varken vitrinlerde paltolar, trikolar ve sonbaharı çağrıştıran katmanlar beliriyor.
Pre-Fall koleksiyonlarının dikkat çeken ortak noktalarından biri, şehir hayatının kendisiydi, daha doğrusu tasarımcıların metro istasyonlarını referans olarak almaları. Matthieu Blazy Chanel için hazırladığı Métiers d’Art koleksiyonunu New York’ta terk edilmiş bir metro istasyonunda sundu. Benzer şekilde Pierpaolo Piccioli’nin Balenciaga için hazırladığı lookbook’u da karakterlerini şehrin gündelik akışı içine yerleştiriyordu. Modeller stüdyoda beyaz bir fon önünde poz vermiyor; metroda, yürürken, beklerken, koştururken ve bir yere yetişmeye çalışırken karşımıza çıkıyordu. Chanel’de ya da Balenciaga’da modeller gün içinde birden fazla hayat yaşayan büyükşehir insanını temsil ediyor. Üzerlerinde ise Balenciaga x NBA işbirliğinden çıkan parçalar var. Aslında bu yaklaşım, moda dünyasının uzun süredir cevap vermeye çalıştığı bir soruya işaret ediyor: Bu kıyafetler kimin için? Ve daha önemlisi, gerçek hayatta nerede giyilecekler?

Max Mara 2026 Pre-Fall
Piccioli, koleksiyonun çıkış noktasını anlatırken “Teknik giyim ile couture’u bir araya getirmek bu koleksiyonun temel fikriydi” diyor. Vücudu saran streç bodysuit’ler, taytlar ve markanın ikonik hacimli sneaker siluetinin yeniden yorumlanmış halini gördük. O kadar hafifler ki artık sadece yürümek için değil gerçekten koşmak ve spor yapmak için tasarlandıklarını söylüyor. Bu noktada mesele yalnızca estetik olmaktan çıkıyor. Çünkü amaçlı tasarımın çıkış noktası gözlem. Günlük hayatın ritmini, insanların şehir içinde nasıl hareket ettiğini, sabah evden çıkıp gece eve dönene kadar kaç farklı role büründüklerini anlamak. 2026 Pre-Fall sezonuna baktığımızda bunu yalnızca Balenciaga’da değil Sportmax’ten Max Mara’ya birçok markada görmek mümkün. Tasarımcılar artık idealize edilmiş bir hayat yerine gerçek hayatı gözlemliyor. Havalimanları, ofisler, metrolar, kaldırımlar ve uzun yürüyüşler, podyumların yeni ilham kaynaklarına dönüştü. Belki Pre-Fall’un bugün bu kadar önemli hale gelmesinin nedeni de bu. Defilelerde gördüğümüz fantastik dünyalar hâlâ varlığını sürdürüyor ancak koleksiyonların asıl başarısı artık gerçek hayatla kurdukları ilişki üzerinden ölçülüyor. Sonuçta bir kıyafetin geleceğini belirleyen şey podyumda nasıl göründüğü değil metro çıkışında, bir iş toplantısında ya da akşam yemeğine yetişmeye çalışırken nasıl hissettirdiği.

Gucci 2026 Pre-Fall
Sportmax da kadınların farklı zaman dilimleri, değişen iklimler ve sürekli hareket halinde geçen gündelik rutinleri arasındaki yaşamına odaklanıyor. Seyahat markanın tasarım dilinin temel taşlarından biri, Japon denim kültürü mürekkep tonlarında yıkanmış indigolara ilham veriyor. Kyoto, Tokyo, Seul ve Los Angeles sokaklarında sonbaharın ilk serinliğine karşı kat kat giyinen kadınlar ilham panosunda. Çikolata kahvesi, kakao ve melanj gri tonları ise koleksiyonun renk paletini şekillendiriyor. İşin özü bir günün farklı anlarına eşlik edecek bir gardırop kurmak. Sabahı akşama, şehri kırsala, hareketi duraksamaya bağlayan parçalar tasarlamak.
Aynı düşünceyi Max Mara’da da görmek mümkün. İtalyan modaevinin koleksiyonu, gardırobun gerçek ihti-yaçlarından yola çıkıyor. Çünkü yılın bu döneminde Max Mara kadını yeni sezonun ilk yatırım parçalarını arayabilir. Mesela, iş hayatına eşlik edecek iyi kesimli bir takım elbise, özel bir davet için şık bir elbise ya da hiçbir bahaneye ihtiyaç duymadan kendine almak istediği yeni bir parça. Koleksiyonun ilham kaynaklarından biri ise edebiyat ve caz çağının en keskin gözlemcilerinden Dorothy Parker. Parker’ın “Bir saten elbise kadar kalbi hafifletebilen bir adam nerede?” sözü, Max Mara’nın moda ile duygular arasındaki ilişkiye bakışını özetliyor. Bazen iyi tasarlanmış bir kıyafet günün ruh halini değiştirebilecek küçük bir lüks, kişinin kendine verdiği bir ödül.

Saint Laurent 2026 Pre-Fall
Buradan rotayı Seine Nehri kıyılarına çeviriyoruz. Jonathan Anderson, Dior’un köklü mirasını nostaljiden kurtarıp onu gündelik hayatın içine taşıyor. Bar ceket tabii ki koleksiyonun baş kahramanı ama bu kez bazen kısaltılmış, bazen yumuşatılmış, bazen de bir paltoya dönüşecek kadar büyütülmüş halde. Heykelsi gece elbiseleri, triko pelerinler, geniş ipek denim pantolonlar ve bedeni saran paltolar aynı hikayenin farklı karakterleri gibi davranıyor. Koleksiyon boyunca geçmiş ile bugün, görkem ile sadelik arasında sürekli gidip gelen bir paradoks. Zaten Jonathan Anderson’ın marifeti bu kodları müzeye kaldırmak yerine yaşanabilir hale getirmesinde yatıyor. Ona göre Dior kadını gün içinde farklı rollere bürünen, farklı mekanlarda bulunan, ruh hali sürekli değişen bir karakterler topluluğu. Loafer’lar, mule’lar, açık burunlu ayakkabılar ya da Lady Dior’dan yeni Dior Crunchy’ye uzanan çantalar bu karakter değişimlerinin araçları olarak yanımızda. Anderson’ın kurduğu evrende giyinmek, kişinin o gün kim olmak istediğine karar vermesi anlamına geliyor.

Erdem 2026 Pre-Fall
Bu gözlem odaklı yaklaşım, sezonun öne çıkan trendlerinde de kendini gösteriyor. 2026 Pre-Fall’un en dikkat çekici parçaları arasında rugby formalarından ödünç alınan çizgili trikolar, kolay yoldan layering yapmamızı sağlayan sade tişörtler ve kaykay kültüründen alınan stil oyunlarının daha rafine yorumları var. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu eğilimler aslında aynı noktada buluşuyor: Hareket halinde yaşayan insanlar için tasarlanmış bir gardırop. 2026 Pre-Fall, performans ile zarafet, rahatlık ile karakter arasında yeni bir denge arıyor. Bu ara koleksiyonların dikkat çeken bir diğer ortak noktası ise tasarımcıların hafızayla kurduğu ilişki. Eğer ilk tema hareketse, ikinci tema kesinlikle anılar. Tasarımcılar geleceği tasarlamaktan çok geçmişte bıraktıkları izleri yeniden ziyaret ediyor. Anthony Vaccarello yıllardır inşa ettiği Saint Laurent kadınının duyusallığını ve özgürlüğünü yeniden ele alırken, Alessandro Michele Valentino’nun 1980’ler ve 1990’lardaki görkemli dönemine dönüyor; güçlü omuzlar, burjuva gardırobu ve iç çamaşırını görünür kılan dokunuşlarla markanın tarihini yeniden yorumluyor. Gucci’de Demna, Tom Ford yıllarına ait kolektif hafızayı kurcalıyor; moda dünyasının belleğine kazınmış eski Gucci görüntülerini bugünün gözüyle yeniden canlandırıyor. Erdem Moralıoğlu ise markasının 20. yılını kutlarken koleksiyonunu bir tür kişisel arşiv çalışmasına dönüştürüyor; geçmiş defilelerden zihninde kalan imgeleri ve sembolleri, tıpkı hayatın belirli anlarını işaretleyen dövmeler gibi yeniden yüzeye çıkarıyor.