Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Antwerp Altılısı'nı anlatan yeni bir sergi, modern modanın entelektüel ve bağımsız ruhunun nerede doğduğunu bir daha anlatıyor.
Bugün çağdaş ve güncel moda ile popüler kültürde tükettiğimiz modayı konuşmamıza olanak tanıyan birkaç kurum ve kişi var. Central St Martins, Antwerp’teki The Royal Academy of Fine Arts ve bugünlerde açıklanan her yeni kreatif direktör değişiminde CV’lerde muhakkak gördüğümüz Phoebe Philo ve Nicolas Ghesquière referansları gibi.
Bugünü anlamak için hızla yakın geçmişe ışınlanalım. 1980’lerin Belçika’sına; modanın gerçek radikal yüzlerinin doğduğu topraklara... Son 40 yıldır isimlerini “Antwerp Altılısı” başlığı altında favori girl/boy-band’lerimizin üyeleriymiş gibi andığımız Dirk Bikkembergs, Ann Demeulemeester, Walter Van Beirendonck, Dries Van Noten, Dirk Van Saene ve Marina Yee uluslararası modanın pusulası olmaya devam ediyor. Antwerp Altılısı, Belçika modası dendiğinde akla gelen her şeyin özeti, neredeyse tartışmasız bir referans noktası. Akım yarattılar, yeni bir bakış açısı inşa ettiler. Ortak geçmişleri ve benzer estetik yaklaşımı nedeniyle sıklıkla “onursal yedinci üye” olarak anılan Martin Margiela (hemen hemen aynı dönemde Antwerp Altılısı, dünyanın yerinden oynadığı bir çağda eğitimini orada tamamlasa da Margiela büyüdü. Otoriteye başkaldıran bir kuşağın gölgesinde, 1968 o yıllarda Paris’te markasını kurdu) şehrin enerjisinden bahsederken, “Antwerp, özgürlüğü ve bireyselliği teşvik eden bir yerdi. Modayı farklı düşünmemize olanak tanıdı” diyordu.

Ann Demeulemeester 1984 İlkbahar/Yaz
Moda dünyası bir süredir geçmişine dönmüş durumda. Arşivler yeniden açılıyor, efsanevi koleksiyonlar tekrar yorumlanıyor ve endüstri köklerine doğru nostaljik bir yolculuğa çıkıyor. Bu retrospektif ruh halinin en güçlü yansımalarından biri ise MoMu - Fashion Museum Antwerp’te karşımıza çıkıyor. Müze, Antwerp Altılısı’nı mercek altına alan yeni sergisiyle modern modanın temellerini atan yaratıcı bir devrimi yeniden hatırlatıyor. Bugünün belirsizliklerle dolu moda ikliminde bu sergi, bir tür öğretmen işlevi görüyor. Çünkü Antwerp Altılısı’nın hikayesi sanatsal özgürlük, bireysellik ve yaratıcı cesaretin zamansız gücüne dair bir manifesto niteliğinde. Endüstri geleceğini sorgularken, cevaplar bir kez daha Antwerp’te.

Dries Van Noten 2012-2013 Sonbahar/Kış
Altı tasarımcının altısı da farklı geçmişlerden, farklı hayallerden geldi. Ve zeitgeist oluştu. Yaratıcı enerjileri, pek de parlak olmayan bir ekonomik tabloya rağmen filizlendi. Belçika’nın tekstil endüstrisi derin bir kriz içindeydi. Hükümetin başlattığı beş yıllık Tekstil Planı, genç yetenekleri odağına alarak beklenmedik bir etki yarattı. Sonuç? Antwerp Altılısı’nın küresel sahneye çıkışı -bazen en güçlü devrimler en zor zamanlarda doğar.
Bireysel kariyerlerinin eşiğindeyken güçlerini geçici olarak birleştiren bu altı isim, Londra’daki British Designer Show’a doğru yola çıktılar. Bu, moda tarihinin en etkili çıkışlarından biri olacaktı. Üç yıl içinde isimleri uluslararası moda sözlüğüne kazındı. Ne bir marka oldular ne bir modaevi ne de resmi bir kolektif ve etkileri hâlâ yankılanıyor; bıraktıkları miras her zamankinden daha güncel: Sanatsal özerklik, yetenek geliştirme, yaratıcı ekosistemler ve sürekli değişen moda endüstrisinin bu alanlar üzerindeki etkisi. Antwerp Altılısı modayı düşünmek ve anlatmak için kullandı. Onlar için moda bir tüketim nesnesi değil kültürel bir ifade biçimiydi. Yıllar sonra Walter Van Beirendonck bu kez öğretmen pozisyonuyla okula döndüğünde, Royal Academy’de öğrencilerin tasarımcı olmaktan ziyade sanatçı olarak yetiştirildiğini söylemişti. “Zaten pek çok kişi Antwerp’i tam da bu yüzden seçer.”
Otoriteye başkaldıran bir kuşağın gölgesinde, 1968 Mayıs’ının öğrenci ve işçi protestolarıyla yankılanan döneminin hemen sonrasında yetişen kuşakla. Talepleri birçok şeyi kapsıyordu: Ekonomik ve politik ifade özgürlüğü, cinsel özgürlük ve bireysel kimlik. Tam da o yıllarda müzik bir direniş biçimine dönüşürken performans sanatı ve pop art, sanatın toplumdaki rolünü yeniden yazdı. Sanat demokratikleşti, genişledi ve daha önce hiç olmadığı kadar erişilebilir hale geldi. Moda da bundan nasibini aldı, çok kısa sürede büyük değişimler yaşadı. Punk, başlıca öncüleri Vivienne Westwood ve Malcolm McLaren ile Londra’da rüzgarın yönünü değiştirmeye başlamıştı. Kısa süre sonra Blitz gibi Londra gece kulüplerinde ortaya çıkan gösterişli New Romantic tarzı onu takip etti. Moda ve müzik, albüm kapaklarında kusursuz bir şekilde birleşti. 1970’lerin sonlarında Gianni Versace ve Giorgio Armani gibi genç İtalyan tasarımcılar erkek modasına farklı şekillerde yeni fikirler getirdi. Ardından Thierry Mugler ve Jean Paul Gaultier kendilerine özgü moda anlayışlarıyla büyük yankı uyandırdı. 1981’de Yohji Yamamoto ve Rei Kawakubo Paris’te ilk çıkışlarını yaptı.

Marina Yee, Micro Book by Marina Yee in collaboration with Laila Tokyo, 2018
Bu kültürel sarsıntının öncesinde, Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi moda eğitimini başlatmıştı. 1963’te Mary Prijot’nun rehberliğinde açılan “Moda ve Dekoratif Çizim” bölümü, Belçika modasının geleceğini şekillendirecek ilk adımı attı. Ressam kökenli Prijot’nun sanatsal disiplini, eğitimin temelini oluşturdu. 1965-66 akademik yılında bölümün adı “Moda ve Tiyatro Kostümü” olarak değiştirildi. Yine de 1970’lere kadar odak noktası açıktı: Çizim, zarafet ve kusursuz teknik. Prijot, öğrencilerinden zarif kadınlar için kıyafet tasarlamalarını bekliyordu; kadın öğrencilerde kısa saç kesimini ya da topuzu tercih ediyor ve büyük ilham kaynağı Coco Chanel gibi, diz üstünde biten eteklerden nefret ediyordu. Okul hakkında da ilginç bir bilgi: 1663 yılında Flaman ressam David Teniers the Younger, İtalyan ve Fransız akademilerinden ilham alarak Antwerp’te bir sanat akademisi kurulması için İspanya Kralı’nı ikna etmeye çalıştı. Bu girişimin “iyi ve büyük sanatçılar” yetiştireceğini savunuyordu. Çabası karşılık buldu; akademi kuruldu ve Teniers sözünü tuttu. Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nin mezunları arasında Vincent van Gogh gibi isimlerin yer alması bunun en güçlü kanıtı. Kris Van Assche, Haider Ackermann ve Demna Gvasalia gibi isimler de Antwerp ekolünde yetişti. Okulun güzel sanatlar geleneğine dayanan eğitim anlayışı bugün de devam ediyor. Amerikalı gazeteci ve eleştirmen Cathy Horyn’in de dediği gibi bu isimler “Antwerp’i dünyanın en önemli moda eğitimi ve yaratıcılık merkezlerinden biri haline getirdi.”
Walter Van Beirendonck ve Martin Margiela, Avenue dergisinde Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nin moda bölümünü tanıtan yazıyı okuduktan sonra akademiye kaydoldu. Bir yıl sonra Dirk Bikkembergs, Ann Demeulemeester, Dries Van Noten, Dirk Van Saene ve Marina Yee de ona katıldı. Aynı stüdyoları paylaştılar, aynı disiplinle yoğruldular. Altılı’nın en radikal ismi Walter Van Beirendonck, uluslararası sanat ve kulüp sahnesinde kendini evinde hissediyordu. Dirk Van Saene’in oyunbaz ve özgür ifade dili onu hemen etkiledi. Kısa süre sonra Dries Van Noten de bu yaratıcı çevrenin bir parçası oldu. Ann Demeulemeester ve fotoğraf eğitimi alan partneri Patrick Robyn, punk’ın ham enerjisini disiplin ve kusursuz detaylarla harmanladı. Martin Margiela ve Marina Yee ise Hasselt’te sanat eğitimi alırken kurdukları dostluğu Antwerp’e taşıdı. Margiela’nın çekingenliği, Yee’nin gösterişli zarafeti ve olağanüstü çizim yeteneğiyle dengeleniyordu. Belçikalı profesyonel bir askerin oğlu olarak Almanya’daki garnizon şehirlerinde büyüyen Dirk Bikkembergs içinse Antwerp Akademisi yeni bir evrendi.

Walter Van Beirendonck, REVOLUTION 2001-2002 Sonbahar/Kış
Tutkulu altı moda öğrencisi, bu heyecan verici yeni moda ve müzik akımlarının enerjisini paylaşmak için Londra, Paris, Milano ve New York’a seyahat etti. Sık sık birlikte eğlendiler; ancak her şeyden önce çok çalıştılar. Büyük hırsları vardı ve birbirlerine meydan okudular. Mart 1987’de Londra’daki British Designer Show’da ilk kez birlikte sahneye çıktılar. Her biri ayrı stantlarda kendi koleksiyonunu sundu; mekanlar bizzat tasarımcılar tarafından kurgulandı. Ancak hepsini bir araya getiren ortak tabela dikkat çekiciydi: “The Six Belgian Designers”. Altı farklı logo, tek bir başlık altında birleşiyordu.
Basın bu yeni güce anında karşılık verdi. Kusursuz işçilik, detaylara gösterilen titizlik ve güçlü estetik vizyon büyük bir coşkuyla karşılandı. Kalite ve özgünlük yalnızca giysilerde değil davetiyelerde, kataloglarda, basın kitlerinde ve sunumlarda da hissediliyordu. Antwerp Altılısı, modanın yalnızca tasarımla değil anlatıyla da ilgili olduğunu gösteriyordu. Daha ilk sunumlarından itibaren uluslararası modanın dikkatini çekmeyi başarmışlardı. Öyle ki bir sonraki sezon, Eylül 1987’de uluslararası moda basını bu kez Antwerp’e akın etti. Rövanş diye buna derim! Tasarımcılar, 1988 İlkbahar/Yaz koleksiyonlarını şehir genelindeki showroom’larda “Zes groeten uit Antwerpen” (Antwerp’ten Altı Selam) başlığı altında sergiledi. Walter Van Beirendonck gizemli bir bodrum katını tercih ederken, Marina Yee kıyafetlerini M HKA’da çağdaş sanat eserleri arasında sundu, Ann Demeulemeester ise koleksiyonunu Linda Loppa’nın minimalist loft’unda sergiledi. Şehir haritası içeren davetiye, Antwerp’i alışveriş için merkezi bir konum olarak tanıtıyor ve çeşitli Avrupa şehirlerinden uçak, tren veya araba ile ulaşım sürelerini listeliyordu. Altılı, moda şehrinin tanıtımında da büyük rol sahibiydi. Raf Simons bu enerjiden bahsederken, “Onlar Belçika modasını dünya haritasına yerleştirdi ve bağımsızlık ile özgünlüğün bir kuşağı tanımlayabileceğini kanıtladı” demişti.
Zamanla her biri kendi estetik evrenini kurdu ve birlikte modern modanın sınırlarını yeniden tanımladılar. Dirk Bikkembergs için moda hareket demekti. Atletik erkek bedeni onun tasarım dilinin merkez!nde yer aldı. Sağlam deri ayakkabılar, mimari kesimler ve teknik kumaşlarla şekillenen estetiği, sporun dinamizmini lüksle buluşturdu. Sport Couture kavramını ortaya atarak futbol stadyumlarını podyuma dönüştürdü ve performansla stil arasındaki çizgiyi kalıcı olarak bulanıklaştırdı. Walter Van Beirendonck modanın en renkli ve en radikal anlatıcılarından biri oldu. Cesur sloganları, çevre ve politika gibi konulara değinen tasarımlarıyla modayı bir iletişim aracına dönüştürdü. Güzelliği bir direniş biçimi olarak ele aldı. Onun için moda aynı zamanda bir manifestoydu. 2020’de modaya veda eden ve bugün yaratıcı enerjisini seramik heykellere yönelten Dirk Van Saene modaya sürrealist bir mizah ve sanatçı özgürlüğü getirdi. Trompe-l’œil efektleri, kolaj estetiği ve beklenmedik malzeme seçimleriyle couture geleneğini ironik bir biçimde yeniden yorumladı. Onun dünyasında moda kuralları yıkmak ve yeniden kurmak için bir oyun alanıydı.

Dirk van Saene 1991-1992 Sonbahar/Kış
Zengin kumaşları, katmanlı desenleri ve incelikli renk paletiyle zamansız bir zarafet yarattı. Kültürel referansları ustalıkla harmanlayan yaklaşımı, modayı bir hikaye anlatma sanatına dönüştürdü. Sessiz ama güçlü estetiği, modada sürekliliğin ve inceliğin sembolü haline geldi. Mirasını Julian Klausner devralırken, Van Noten kapılarını Nisan 2025’te Venedik’te açan Fondazione Dries Van Noten ile odağını zanaatkarlığa ve kültürel mirasa yöneltti.
Siyah ve beyazın şiirselliği, akışkan siluetler ve edebi referanslarla şekillenen tasarımları, modayı içsel bir ifade biçimine dönüştürdü. Bugün ise estetik dilini porselen, cam ve mobilya tasarımına taşıyarak yaratıcı evrenini genişletti. Geçtiğimiz kasım hayatını kaybeden Marina Yee ise modaya sanatsal yaklaşımı getirdi. Var olan giysileri dönüştürerek sürdürülebilirliğin erken öncülerinden oldu. Upcycling pratiği ve özgür ruhu, onugrubun bağımsız figürlerinden biri haline getirdi.
Antwerp Altılısı’nın ardından gelen kuşaklar bu devrimi küresel bir dile dönüştürdü. Bugün Demna, Meryll Rogge ve Glenn Martens gibi isimler Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nin mirasını sürdürürken; Anthony Vaccarello, Matthieu Blazy ve Raf Simons gibi Belçikalı tasarımcılar bu ekolün sınırlarını uluslararası ölçekte genişletiyor. Vanessa Friedman’ın söylediği gibi, ekipteki tasarımcılar yeni nesil için “bağımsız olmanın el kitabı” olmaya devam ediyor.