23 Kasım 2012

Pazardan çıkan yemek hatıraları

YAZI: CEMRE NARİN

Yarın sabah erkenden Feriköy’deki organik pazara gidiyorum. Buğday Derneği’nin 2006’da başlattığı %100 ekolojik pazarda sadece sertifikalı ürünler var. Arada canlı müzik yapanlar, çocuklar için aktiviteler ve başka hoşluklar da oluyor. Geçenlerde yerli mısır patlatıyorlardı örneğin. Kokusu bütün pazar yerini açık hava sinemasına çevirmişti.

Geçtiğimiz hafta, Feriköy organik pazardan tazeler...

Bunu demişken, Mayıs 2012 Vogue Kids için yazdığım “Organik Çocuklar” adlı yazının kısa bir bölümünü de sizlerle paylaşmak istedim.

Çocukların 'yemek olayı' toplumda önemli bir fenomen. Yedi mi yemedi mi, pilavını bitirdi mi, çorbasını içti mi gibi sorular sofra kamuoyunu en çok meşgul eden konular. Tabii ki ne yedikleri çok önemli, yeterli miktarda yemeleri de. Ama bir de nasıl yediklerini düşünmek gerek. Nasıl derken, nasıl bir ortamda, kimlerle, ne şekilde, hangi duygularla ve ne için yedikleri.

Şimdiden yemekle ilgili olumlu bağlantılar kursunlar. Sofrada yedin yemedin değil, başka konular konuşulsun örneğin. İllaki yemek konuşulacaksa (bir sonraki öğünü bile tartışmayı severiz ya) tabaktaki yemeklerin özellikleri konu olsun. Tadı nasıl, kokusu neye benziyor, nereden geldi, kimler yer?

Çocuklarla evde pizza yapıyorsunuz diyelim. Dünyanın en muntazam pizzası olması zor ama önemli olan birlikte mutfakta geçirilen zaman. Sabırla o hamurun kabarmasını beklemek. Tezgaha un serpip dikkatlice açmak. Ev yapımı mis gibi domates sosunu pizzanın üzerine yaymak. Üzerine biraz mozzarella, biraz mantar, biraz kekik. Arada sohbet: biliyor musunuz, bu peynir kaç kiloluk bir hayvandan geliyor? Kekik, dağlarda keçilerin yaşadığı yerlerden toplanıyor. Mantar en kolayı. Sihirli kelime: Şirinler.

Bir de, alışverişi tanıdık kaynaklardan yapmak önemli. Şahsen, kasabım yıllardır etini aldığım kasap. Balığı çoğu zaman balık pazarı'na gidip seçiyorum. Tabii ki, mevsiminde çinakop ve sarıkanat satmayan balıkçıdan. Sebze meyve için gidebildiğim kadar sık Feriköy'deki organik pazara gidiyorum. Kurallarım belli: yamuk yumuk olacak, parlamayacak, çabuk bozulacak. Soruyorum, yeni ne geldi, bu hafta ne almalı, ne iyi? İşin aslı alışveriş yaptığım kişilerle karşılıklı bir muhabbetimizin olması.

Çocuklar da her fırsatta bu 'alışverişe' dahiller. Pazardaki gözlemeci teyzelerden hamur alıp, ellerinde birer salatalık, kese kağıtlarını doldurmama yardım ederler. Balıkçıya gittiğimizde balıklara dokunmalarını isterim. Karideslerin antenlerini, hamsilerin parlaklığını, kalkanların ne kadar büyük olduğunu görsünler. Manav da bebekliklerinden beri tanır onları. Defalarca kucaklarında salatalık yemiş, birlikte portakal basketbolu oynamışlıkları var ne de olsa.

Bunları yazarken anlıyorum ki önceliğim organik yiyen çocuk değil 'organik çocuk' yetiştirmek. Tabii ki katkı maddeli yiyeceklere, GDO’lu tohumlara, ilaçlara, boyalara karşıyım. Bizdekiler, tıkınmak istediklerinde havuç, salatalık, marul yemekten her an kulakları uzayıp tavşana dönüşebilirler örneğin. Ama bence olay bununla bitmiyor. Organikten şunu anlıyorum: doğal, doğanın parçası, bütünsel. Organik çocuklar da bu bağlamda, kabağın neye benzediğini bilen, bezelye ayıklamış, balığa dokunabilen çocuklar. Mevsiminde domatesle zamansız domates arasındaki farkı tadabilen, kekikten korkmayan, biraz daha büyüyüp alışverişe gittiklerinde manavla karşılıklı ıhlamur içebilen çocuklar. Bana öyle geliyor ki, bunları yaşayan çocuklar ne şimdi ne ileride tatsız tuzsuz, sentetik ve kişiliksiz yiyecekleri zaten tercih etmeyecekler...

Geçtiğimiz hafta, Feriköy organik pazardan tazeler...



ETİKETLER: ORGANİK , YEMEK , VOGUE GURME , TARİF , PAZAR , ŞEF