10 Kasım 2013

Amsterdam’da Hayatta Kalmayı Başardık

YAZI: IŞIK CANSU CANAYAK

Restorandayız. Garsona soruyorum: “Rica etsem bir diet kola alabilir miyim?”  Dünyanın en doğal sorusu değilse nedir? Garson kız yüzüme hayret ve dehşetle bakıyor. Ne bileyim ben, acaba hata mı ettim? Hala delice bakıyor yüzüme. Pardon, rahatsız ettim. Siparişim 17 dakika sonra geliyor. Eh tabii, dolabı açmak, kolayı çıkarmak, bardağı almak, içine limon koymak falan… Muazzam işler bunlar. Dikkat gerek, emek gerek. 

Kalabalık bir arkadaş grubu olarak Amsterdam’daydık. Bu da matah bir şey değildir, yanlış olmasın. Şu yüzden söylüyorum: Her birimizin başına her seferinde ayrı bir trajedi geldi restoranlarda. Dram yaşadık. Canımızı zor kurtardık. Yani bu garson terörü tesadüfi değildi. Aylardan Ekim. Ama galiba kar yağacak. Hava sıfır derece. Jordaan bölgesindeyiz. Bizdeki Galata gibi son yılların yükselen mahallesi burası. Öyle çok rüzgar var ki, mecburen bir kafeye giriyoruz, yoksa şemsiyelerle beraber biz de birkaç parça halinde atmosfere karışacağız. Henüz akşam yemeği vakti değil. Biz de zaten sadece bir şeyler içmek istiyoruz. Hayır, diyor garson kız. “Burası sadece içeçek alabileceğiniz bir yer değil. Hele o masa, hiç değil.” Sıradan bir kafe yahu burası! Manhattan’da Plaza Otel’de falan mıyız? Eh, öyle bir masa varsa oraya geçelim, diyoruz. “Hayır, öyle bir masa da yok.” Peki. Mecburen bir şeyler sipariş ediyoruz. Sorularımıza tek kelimelik yanıtlar geliyor. ‘Hadi çabuk olun’ diye bir de azarı yiyoruz. Çocuk gibi susuyoruz. Korku içindeyiz. Her an her şey olabilir. Tokat gelebilir. Ne de olsa sipariş verme cüretinde bulunduk. (Hiçbiri abartı değildir.)

Bir başka sahne: Yine basit bir sipariş vermişiz. Zaten Hollanda mutfağı diye bir şey yok. İsmi ne kadar allı güllü şeyler seçmiş olursanız olun, günün sonunda bir de bakıyorsunuz ki ya peynir ekmek yemişsiniz ya da bildiğin marul salatası. Yani, uzun uzadıya hazırlanacak bir şey yok. Kuzu çevirin demiyoruz. Ama siparişimiz kesinlikle gelmiyor. Gözümü karartarak titrek bir sesle, ‘Pardon’ diyorum; ‘Bizim şeyyy vardı…’ Saniyesinde yanıt geliyor: ‘Ben at mıyım? Eşek miyim? Görüyorsun ki ahtapot değilim, bir sürü kolum yok.’ Hayvanlar aleminden üç dostumuzu kapsayan bu cümleyi bir de İngilizce’ye çevirerek düşünün lütfen. Haliyle kendimi tutamayıp kızın yüzüne püskürüyorum. Artık gerilim hat safhada. Ateş saçan gözlerle bakıyor. Kaçıyorum.

Sahiden abartmıyorum. Tamam, Türk servis sektöründeki kadar güler yüzlü, hızlı ve cengaver olmalarını beklemiyorduk ama böylesi hayati tehlikeler atlatacağımızı da hesaplamamıştık. Hollandalılar ilginç insanlar. Kuzey Avrupa’ya özgü bireysellik ve hedonizm (zevkçilik) anlayışı onlarda çok baskın. Özgürlüklerine çok düşkünler. Evlilik çok nadir görülüyor mesela, birlikte yaşamayı tercih ediyorlar, o da hani en fazla. Agresifçe bisiklet kullanıyorlar. Sürekli yağmur yağdığı için yağmurluklarının içinde çok anonim ve eşit görünüyorlar gözüme. Amsterdam da güzel yer, bilirsiniz. Venedik gibi, kanal içinde kanal, kanal üzerinde kanal olan, asimetrik ve bir kenara ha devrildi ha devrilecek gibi duran pastaya, keke benzeyen evleri ve içlerindeki dimdik merdivenleri, seks ve bazı malum maddelere özgürlükçü bakış açışıyla güçlü kişiliği olan bir şehir. Ama garsonlarına karşı gardınızı alın derim. Demedi demeyin. 

İlgili Başlıklar