Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


OTMAR URAS markasıyla sanat koleksiyonu danışmanlığı, sergi ve proje üretimi, sanatçı işbirlikleri ve içerik geliştirme alanlarında çalışan Eda Uras ile sanat koleksiyonerliği ve sanat piyasası üzerine bir sohbet.
Eda Uras’a göre “sanat dünyası bazen bir dedektif romanı, bazen de çok pahalı bir tiyatro.” OTMAR URAS markası altında koleksiyon danışmanlığı, sergi ve proje üretimi, sanatçı işbirlikleri ve içerik geliştirme alanlarında çalışan Uras ile iyi bir koleksiyoner olmanın en önemli kriterlerinden krizler çağında kırılgan sanat piyasasının geleceğine dair uzun bir sohbet ettik.
Aslında sanatla ilişkim, profesyonel bir yönelim kazanmadan çok önce başladı. Ailemin sanata duyduğu ilgi sayesinde sanatçılarla ve eserlerle iç içe, doğal bir estetik hafızanın içinde büyüdüm. Yine de dürüst olmak gerekirse, üniversitenin son yılına kadar kendimi bu dünyanın bir parçası olarak hayal ettiğimi söyleyemem. O dönem, planladığım gibi bir reklam ajansında staj yaparken oldukça net bir farkındalık yaşadım: Beni gerçekten çeken şey yalnızca işin yaratıcı tarafıydı, geri kalan yapı değil. Oysa sanatta, yüzeydeki görselliğin ötesinde sezgi, düşünce ve belirli bir gerilim alanı vardı. Sanırım kırılma ânı tam olarak buydu. Biraz iç sesime kulak verdim, biraz da fazla rasyonel davranmamayı seçtim. Sonrası zaten kendi yolunu buldu.
OTMAR URAS, sanata dair bakışımı daha özgür ve bütünlüklü bir çerçevede hayata geçirme ihtiyacından doğdu. Sanat dünyasında galerilerden kurumlara, koleksiyonerlerden bağımsız projelere kadar birbirini besleyen çok katmanlı bir yapı var. Ben de bu yapının içinde kendi yaklaşımımı yansıtan bir alan kurmak istedim. Bugün OTMAR URAS altında koleksiyon danışmanlığı, sergi ve proje üretimi, sanatçı işbirlikleri ve içerik geliştirme alanlarında çalışıyorum. Kimi zaman bir koleksiyonerin bakışını şekillendiriyor, kimi zaman bir serginin fikrinden uygulamasına uzanan süreci kurguluyorum. Benim için asıl önemli olan, sanat etrafında doğru bağlamı, doğru dili ve kalıcı bir ilişkiyi kurmak.

Sanat koleksiyoncusu Jeanette Bonnier, New York’taki dairesinde. Vogue, 1 Eylül 1972. Fotoğraf: Horst P. Horst / Condé Nast, Getty Images
Bence iyi bir koleksiyoner olmanın ilk şartı bitmeyen bir merak. Hemen arkasından da sabır geliyor. Çünkü iyi koleksiyonerlik sadece satın alma refleksi değil, bakma disiplini. Tutku, merak ve arayış bu sürecin itici gücünü oluşturur; ancak asıl ayrımı belirleyen, estetik yargıyı kalabalığın ortak beğenisinden ödünç almamaktır.
Genç jenerasyonun daha özgür, daha uluslararası ve kendi hayatıyla daha ilişkili işler aradığı çok açık. Bu dinamizmi ve açıklığı oldukça değerli buluyorum. Türkiye’de genç koleksiyonerlik kültürünün de giderek daha fazla derinleştiğini, zamanla ortak bir estetik refleksin ötesine geçme potansiyeli taşıdığını düşünüyorum. Bugün hâlâ kimi zaman işlerin kavramsal katmanlarından çok çevresindeki görünürlük alanı öne çıkabiliyor; ancak bu da sürecin doğal bir parçası. İlgi kesinlikle var ve oldukça güçlü. Bu ilginin kalıcı bir kültüre dönüşmesi ise zamanla gelişen bir şey. Biraz daha bakma pratiği, biraz daha sabır ve kişisel zevkle birlikte kendiliğinden yerini buluyor.
Kripto ve blockchain rüzgarının oldukça güçlü estiği dönemde, dijital sanata ciddi bir yönelim vardı. Bugün ilgi hâlâ devam ediyor, ancak eskisine kıyasla daha seçici ve daha dengeli bir noktaya evrildiğini düşünüyorum. Instagram tarafına gelirsek, görünürlüğün özellikle genç koleksiyonerler üzerinde etkili olduğu açık. Bu, bir yandan keşif imkanlarını genişleten bir alan sunuyor. Öte yandan, her sanatçının üretimini bu görünürlük dinamikleri üzerinden kurmadığını da unutmamak gerekiyor; bazıları için sanat, tam da bu alanın dışında daha özgür bir ifade buluyor. Instagram güçlü bir keşif aracı olabilir; ancak estetik muhakemenin yerini almaya başladığında dikkatli olmak gerekiyor. Sonuçta algoritmanın bir bakışı var ama estetik bir sezgisi olduğunu söylemek zor.
Her şeyden önce gezerek, mümkünse ekranın ötesine geçip fiziksel olarak temas ederek başlamak gerekiyor. İyiyi, kötüyü ve aradaki nüansları görmeden estetik bakışın derinleşmesi kolay değil. Müzeleri, galerileri, bağımsız alanları ve sanatçı atölyelerini dolaşmak bu sürecin en doğal parçası. Çünkü “göz” dediğimiz şey bir anda oluşmaz; zamanla, katman katman birikir. Ve çoğu zaman belirleyici olan, yola nereden çıktığınızdan çok, bakarken nerede dönüşmeye başladığınızdır. Belki de en kıymetli yanı şu: Bu yolculuk çoğu zaman insanı yalnızca sanata değil, kendine de yaklaştırır.
Benim cevabım neredeyse her zaman duygusal bağ. Özellikle çağdaş sanatta. Danışanlarımdan zaman zaman “Peki değerlenir mi?” sorusunu duyuyorum ve cevabım hep aynı oluyor: Bunu kimse dürüstçe garanti edemez. Sanatçı kariyeri bir Excel tablosu değil; hayat girer, talih girer, kırılmalar girer. Bir sanatçı çok genç yaşta olağanüstü yükselir, üretim dili değişir, tamamen susar ya da bambaşka bir hayata yönelir. O yüzden yolun başındaki bir sanatçı için kesin yatırım vaadi veren herkese biraz mesafeli yaklaşırım. Bir işi alırken asıl bakılması gereken şey, onun sizde neyi harekete geçirdiği. Bazen bağ kurarsınız, bazen de tam tersine mesafesi sizi çeker. Ama nihayetinde gözünüzü ondan alamıyorsanız, orada ciddiye alınması gereken bir şey vardır.
Benim için süreç hiçbir zaman “Ne alalım?” sorusuyla başlamıyor. Önce o kişinin nasıl baktığını anlamaya çalışıyorum. Ne tür mekanlarda yaşadığı, nelere tekrar döndüğü, hangi işlerin önünde durup hangilerinin yanından neredeyse bakmadan geçtiği çok şey söylüyor. Zevk dediğimiz şey çoğu zaman sanıldığından daha derinde çalışıyor. O yüzden ilk aşama her zaman dinlemek, gözlemlemek ve kişinin görsel dünyasını gerçekten anlamak. Sonrasında, hem içtenlikle inandığım hem de o kişiyle sahici bir bağ kurabileceğine inandığım sanatçıları ve işleri önermeye başlıyorum. Benim rolüm yalnızca eser bulmakla sınırlı değil; doğru eşleşmeyi, doğru zamanı ve kimi zaman en doğru “hayır”ı incelikle kurabilmek.
Önce zihnimde başlıyor. Hatta uzun bir süre sadece orada. Bazı imgelerden, cümlelerden ve duygulardan kaçmak mümkün olmuyor; onlar bir süre sizinle kalıyor, sonra yavaş yavaş birbirini çağırmaya başlıyor. Benim için bir serginin çıkış noktası çoğu zaman tam da bu oluyor. Kimi süreçler daha araştırma temelli ilerler, benimkilerse çoğu zaman hayatın içinden üzerimde kalan şeylerden doğuyor. Sonra elbette işin daha disiplinli tarafı geliyor: Sanatçılar, mekan, ritim, yerleştirme, metin, akış. Ama özü hep aynı kalıyor. Önce sezgisel bir kurgu, sonra fiziksel bir inşa. Ve evet, romantik tarafı kadar sancılı tarafı da var.

offgrid art project x OTMAR URAS, CI Bloom 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
Bu işbirliği tek seferlik bir fikirden değil, zaten var olan bir diyaloğun doğal devamından çıktı. offgrid art project’in yaklaşımıyla OTMAR URAS’ın üretim ve sunum biçimi birbirine yakın yerlerden besleniyor. CI Bloom da bu birlikteliği görünür kılmak için doğru zemin oldu. Sanatçı seçkisinde ise yalnızca tek tek güçlü isimler olmasına değil, birlikte nasıl konuştuklarına baktık. Benim için iyi bir fuar sunumu, iyi işleri yan yana koymaktan biraz daha fazlası. Aralarında ritim, gerilim ve sahici bir karşılaşma olması gerekiyor. O yüzden seçkiyi kurarken tek bir dile kapanmayan ama birbirini taşıyan işler aradım.
“Trend” kelimesiyle sanat arasında çok rahat bir ilişki kurabildiğimi söyleyemem. Sanata “trend” demek bana zaman zaman fazla yüzeysel ve vitrin odaklı geliyor. Belki bu biraz kişisel bir hassasiyet; sanatın hâlâ belirli bir naifliği koruyabildiğine inanmayı tercih ediyorum. Yine de göz ardı edilemeyecek bir yön değişimi var: Uzun süre ikinci planda kalmış isimlere, özellikle kadın sanatçılara ve merkezin dışında konumlanan seslere yönelik daha görünür ve daha anlamlı bir ilgi oluşuyor. Bunu yalnızca bir temsil meselesi olarak değil, zaman içinde kendiliğinden oluşan bir denge arayışı olarak da okumak mümkün. “Trend” kelimesi yine bana biraz mesafeli gelse de sanat tarihinin daha kapsayıcı bir yerden yeniden düşünülmesi fikrine açıkçası itirazım yok.

Art Dubai 2025, Fotoğraf: Getty Images
Bence bu tür krizler sanat piyasasını önce estetik olarak değil, çok daha pratik yerlerden sarsıyor: Güven duygusu, ulaşım, sevkiyat, sigorta, katılım. Yani mesele yalnızca bir fuarın ertelenmesi değil; piyasanın refleksinin değişmesi. Herkes önce zemine bakıyor, sonra duvara. Kısa vadede daha temkinli alımlar, daha zor lojistik süreçler ve uluslararası katılımda dalgalanma beklerim. Sanat piyasası lüksten ibaret değil elbette, ama aynı psikolojiyle nefes alıyor: Hareket, güven ve harcama iştahı. Uzun vadede ise Körfez’in sanat haritasından çekilmesinden ziyade daha seçici, daha bölgesel ilişkiler kuran ve gösteri odaklı yapıdan bir miktar uzaklaşan bir dengeye evrileceğini düşünüyorum. Kısacası piyasa ortadan kaybolmaz; fakat tonunu değiştirir.
Sanat dünyasının beni artık kolay şaşırttığını söyleyemem, çünkü biraz fazla şey gördük. Ama son dönemde peş peşe gelen birkaç hikaye yine de hoştu: Kayıp bir eserin bir anda ortaya çıkması, yeni bir atıfla satış dengelerinin değişmesi ya da bir kadın sanatçının müzayedede yeni bir rekora imza atması gibi. Sanat dünyası bazen bir dedektif romanı, bazen de çok pahalı bir tiyatro. Dürüst olayım, ben ikisini de ilgiyle izliyorum.
Normalde isim vermeyi çok tercih etmem ama sizin için küçük bir istisna yapayım: Yunus Aras, Leyla Borovalı ve Dilge Kutluoğlu. Üçü de birbirinden farklı yerlerden konuşuyor ama üçünün de ortak bir tarafı var: İşlerinde acele yok, poz da yok. Bu da artık sandığımızdan daha nadir.

Şu aralar ruh hâlime göre gidip geldiğim iki kitap var; hiçbiri henüz bitmiş değil: Tracey Emin’den Strangeland ve Adam Phillips’in Missing Out kitabı. Biraz çelişkili ama kendi içinde tutarlı bir okuma masası kurduğumu söyleyebilirim. Yanlış anlamalar ve yara izleri arasında gidip geliyorum. Bilinçaltım bu aralar oldukça aktif, hatta yer yer fazla dürüst.
Şu sıralar bütün odağım, offgrid art project x OTMAR URAS olarak CI Bloom’da gerçekleştirdiğimiz sunumda. Şu an tüm dikkatimi oraya vermiş durumdayım. Sonrasına dair ise netleşmeden konuşmayı çok tercih etmiyorum. Her fikrin daha doğduğu anda görünür olması gerektiğine inanmıyorum; biraz kendi ritminde demlenmesi bana daha doğru geliyor. Elbette yeni işbirlikleri, yeni sergi fikirleri ve heyecan verici birkaç yön var. Zamanı geldiğinde zaten kendiliğinden görünür olacaklar.