Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Sezonun dikkat çeken görünümleri, 2026 Dünya Mimarlık Başkenti seçilen, “kontlar şehri” Barcelona’da, Gaudi Yılı’nın ilhamı ve İspanyol yazar Leticia Sala’nın yaşadığı şehre yazdığı aşk mektubuyla hayat buluyor.
Pazar sabahı. Köpeğim Greta’yla evden çıkıp, denize kadar yürümek istiyorum. Barcelona’ya bir aşk mektubu yazmanın en doğru yolu sokaklarında yürümekten geçmiyor mu zaten? Üstelik düşünceleri gerçeğe dönüştürmek, annemin bana öğrettiği en önemli şeydi. Yokuş aşağı inmeye başlamadan önce mahallemin sokaklarından geçiyorum ve dağın eteklerindeki modern kulelere ulaşıyorum. Artık neredeyse hiçbir aile yaşamıyor buralarda; yerlerini doğum klinikleri, restoranlar ve spor salonları almış. Yine de çocukluğumdan beri en sevdiğim evler hep bu bölgede oldu. Her biri bir aile hikayesini, en azından bir kaybı saklar. Mimari, artık burada olmayanlarla beni buluşturur. Carlos Ruiz Zafón’un Marina’ya adadığı köprüden geçiyorum. Bu ağır sabahın içinde mahalle sessizce akıyor. Komşular uyanıyor, köpeklerini gezdiriyor, kollarının altında gazeteler taşıyor. Bugün dükkanların çoğu kapalı. Ama çiçekçim Rafa açık. Şehrin dört bir yanında çiçek tezgahları olan altı kardeşten biri o.
Barcelona’da en sevdiğim şeylerden biri, isminin ta kendisi. Düşünsene, adı kulağına hoş gelmeyen bir şehirde yaşamak ve hayatın boyunca onu defalarca söylemek zorunda olmak... Barcelona benim için elma ya da peynir kadar tanıdık, neredeyse gündelik bir kelime. Çok yakından bakınca çocukluk halimi görebiliyorum; annemin elini tutmuş, onu keşfederken. Bana uzak denizi ve asfaltı, çınar ağaçlarını ve sıcağı, kızıl gökyüzünü ve martıları düşündürüyor.

Bu şehrin trafik ışıklarının sürelerini ezbere bilirim. Hangi sokakta hangi saatte kaç araba geçer, hangi ağaçlar ne zaman çiçek açar... Baharın gelişini yalnızca gökyüzüne bakarak ve ışığın karşıdaki binalara nasıl değdiğini izleyerek anlarım. Tek kelimeyle Barcelona, kaçmak zorunda olmadığım yer. Ama yine de biri bana onu tarif et dese, her seferinde biraz suskun kalırım.
Barcelona nedir? O kadar içime kök salmış ki onun nerede bittiğini, benim nerede başladığımı bilemem. Ama beni ona bağlayan şey ayaklarım: Annemin bedeninden çıkan son parça. Onu bir haritaya yerleştirmeye çalışsam, “Benim Barcelona’m dağlarda başlar” derdim. Şehri sarıp koruyan çamlar ve meşelerle... Ve denizde biter. Trajik, yenilmez, kaçınılmaz bir son gibi. Belki de güzelliğine sınır koyabilen tek şey denizdir.
Denizle dağ arasında geçen bir hayat benimkisi.Mahallelerini işaretleyerek duygusal bir harita çizebilirim: Les Tres Torres, doğduğum yer. Les Corts, doğum yaptığım... El Carmel, sürekli yokuş; ömürlük bir dostluğun başladığı sokaklar. Sagrada Familia, hiç bitmeyen proje; kızımı uyutabilmek için salladığım yer. El Raval, keskin ışığıyla, hayatımdaki son kötü adamın hatırası. Hep düşünmüşümdür: Barcelonalılar buradan pek uzaklaşmaz çünkü şehirde yukarıdan aşağı yürümek bile başlı başına bir yolculuktur. Ve ben bu sırada bir kalp atışı kadar kısa sürede Gràcia’nın merkezindeyim. Buradaki mimari bir şehirden çok kasabayı andırır: alçak evler, çiçekli balkonlar, meydanlarda örülen bir topluluk hissi... Ve yine o imkansız soru gelir: Burada yaşasaydım her şey nasıl olurdu? Farklı mı giyinirdim?

Gràcia’nın Jardinets’ine ulaşıyorum. O benzersiz büyü burada sona eriyor ve Passeig de Gràcia’nın görkemine açılıyor. Noel ışıkları şehrin ihtişamını daha da belirginleştiriyor. Eixample boyunca kıvrılarak ilerliyorum; sokaklar kusursuz bir geometriyle önümde açılıyor. Bir kahve içmek için duruyorum ve içten içe sinirleniyorum çünkü bana İngilizce sesleniyorlar. Annenin seninle başka bir dilde konuştuğunu hayal edebiliyor musun? Birkaç dakika sonra bu kusursuz düzeni bırakıp kaosa gireceğim. Ve aynı zamanda yüzyıllar geriye gideceğim.
Plaça Vuit de Març ile karşılaşıyorum ama aslında rotam Katedral. Bir turist rehberini istemeden duyuyorum: “Barcelona Romalılar tarafından kuruldu ve burası su kemerinin kalan nadir parçalarından biri. Neredeyse iki bin yıllık...” Barcelonalıların başına gelen budur: Şehri verilerle değil duygusal hafızayla yaşarız. Bu yüzden bir bilgi duyduğumuzda turist gibi şaşırırız.
Bugün Katedral günü değil. Noel pazarı meydanı tamamen kaplamış. Başka bir gece, yemekten dönerken Blue Jeans’i acapella söyleyen o kıza yine rastlayacağım. Plaça Sant Jaume’a varıyorum; kardeşimin evlendiği yer. Laietana’yı geçip Born sokaklarında özellikle kayboluyorum. Her köşe başında biraz daha fazla hediyelik eşya dükkanı var artık. Ama burada kaybolmak keşfin bir parçası. Her kayboluş yeni bir sokak, bilinmeyen bir meydan demek. Ve bu meydanlar yeni değil; sırtlarında yaklaşık on asır taşırlar.
Barcelona bir kadındır. Sessiz ve zarif. Dinlenirken bile dimdik. Yan bakar; bilge, kontrollü ve erişilmezdir. Onun içinde yaşamak, mimarisine benzemektir.

Karşımda Santa Maria del Mar Bazilikası beliriyor. Heybetli. Yanımda köpeğim olduğu için içeri giremiyorum ama kapıdan bakıp birkaç saniye büyülenmeme izin veriyorum. Aşağı doğru devam ediyorum. Artık kaybolmak mümkün değil.
Barceloneta’ya ulaşıyorum. Güneş her şeyi aydınlatıyor. İnsanların kıyafetlerine bakınca kimse kış olduğunu söylemez. Sabırsızım. Bekleyemem. Ve sonunda, uzaktan, şaşmaz biçimde deniz beliriyor.
Barcelona nedir? Barcelona bir annedir. Onu sevmek, onun içinde şaşırmadan yaşamaktır. Onun yüzünden, onun sayesinde, onun içinde... Güzelliğini takdir etmek, anneyle olan o birleşmeden kopmak kadar zordur: Korkunun ve arzunun hangi kısmı ona aitti, hangisi mirastı?
Barcelona’da hızlı yürürüm ama hep yere bakarım. Yine de şehrimin kaldırımlarında bir çiçek deseni olduğunu fark etmem uzun sürdü: Josep Puig i Cadafalch’ın çiçek panotu. Bir ömür boyu çiçeklere bastım. Bugün eve otobüsle dönüyorum. Ayaklarım artık ağrımaya başladı.


