Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


İç Mimar Sami Savatlı ile iç mekan tasarımı üzerine konuşuyoruz.
Tasarım dilini “bağlam, malzeme ve atmosfer” olarak özetleyen İç Mimar Sami Savatlı ile iç mekan tasarımında trendlerin ağırlığından dijitalleşmenin mekan algımızdaki etkisine kadar mekan tasarımına dair geniş bir spektrumda konuştuk.
Evet, “savat” gümüş yüzeye siyah renkli bir alaşımın kakılmasıyla yapılan çok eski bir süsleme tekniğidir. Siyah–gümüş kontrastı, dönemin estetik anlayışında oldukça rafine ve maskülen bir karakter taşır. İlk örnekleri Antik Mezopotamya’ya kadar uzanan bu sanat, Osmanlı döneminde de zirveye ulaşmıştır.
Aile kök ağacımızda bu zanaatla doğrudan ilişkili bir dal olduğu biliniyor ancak oldukça eski bir dönemde bu işçilik aile pratiğimizin bir parçası olmaktan çıkmış. Bugün devam eden bir savat ustalığı geleneğimiz yok maalesef. Yine de malzemeye duyarlılık, detayın değeri ve işçiliğe saygı gibi kavramların bu tür zanaat gelenekleriyle zihinsel bir akrabalık taşıdığına inanıyorum. Tasarım pratiğimde de malzemenin karakteri her zaman belirleyici bir unsur oldu.
Endüstri ürünleri tasarımı eğitimi bana form, oran ve üretim teknikleri konusunda çok güçlü bir analitik temel kazandırdı. Aynı zamanda tasarım kültürü açısından da oldukça yoğun ve besleyici bir altyapı sundu. Açıkçası benim okuduğum dönemde ODTÜ’de çok iyi bir sistem vardı ve o yılların parçası olmaktan hâlâ büyük mutluluk duyuyorum.
Mezuniyet sonrasında ölçek büyüdü ama yaklaşım değişmedi diyebilirim. İç mekan tasarımına geçiş benim için bir kırılma değil, doğal bir genişleme süreciydi. Nesneden mekana doğru ilerleyen bir tasarım hattı oluştu. Bugün hâlâ mekanı bir “ürün tasarımı hassasiyetiyle” ele alıyorum. Bu bakış açısı projelerimde hâlâ belirleyici.

SAVATLI Architects’i, mekanın yalnızca estetik bir kompozisyon değil; bağlam, malzeme ve kullanım biçimleri üzerinden anlam üreten bir yapı olarak ele alan bir yaklaşım üzerine kurdum. Amacımız, ilk bakışta etkileyici olan değil, zaman içinde derinleşen ve kullanıcıyla kalıcı bir ilişki kurabilen mekanlar üretmek. Bugün ofisimiz konutlarda, ağırlama mekanlarında ve kamusal projelerde; ışık, oran, malzeme ve atmosfer arasındaki ilişkiyi merkeze alan bir mimari dil geliştirmeye devam ediyor.
Tasarım dilimi üç kelimeyle özetlemek gerekirse; “bağlam, malzeme ve atmosfer” derim. Mekanı her zaman bağlamla başlayan, malzemeyle kurulan ve atmosferle tamamlanan bir bütün olarak ele alıyorum.

Oz House
Konut ve F&B mekanları arasındaki temel fark, mekanın kullanıcıyla kurduğu ilişkinin niteliğinde ortaya çıkar. Konutta tasarım daha içe dönük bir süreklilik üretir; mahremiyet, gündelik ritimler ve zaman içinde derinleşen mekansal aidiyet ön plandadır. Mekan kullanıcıyla birlikte yaşar ve dönüşür.
F&B mekanlarında ise deneyim daha kolektif ve görünürdür. Dolaşım kurgusu, mekansal tempo ve marka anlatısı tasarımın belirleyici unsurları hâline gelir. Bu tür mekanlar yalnızca işlevsel değildir, aynı zamanda bir atmosfer ve karşılaşma sahnesi üretir.

Alchemy Riva Athena 115 Yat Projesi
Yat tasarımı, mimarlığın en yoğunlaşmış ölçeklerinden biri. Alan son derece sınırlı olmasına rağmen beklenti mekansal kalite açısından oldukça yüksek. Bu nedenle her karar yalnızca estetik değil, aynı zamanda yapısal, teknik ve ergonomik bir hassasiyetle ele alınmak zorunda.
Bu alan, konut projelerine kıyasla çok daha katmanlı bir koordinasyon süreci gerektiriyor. Malzeme seçiminde ise hafiflik, dayanıklılık ve hareket hâlindeki bir yapının gerektirdiği performans kriterleri belirleyici oluyor. Bu yönüyle yat tasarımı, mekanı neredeyse bir mühendislik inceliğinde düşünmeye zorlayan ve tasarım reflekslerini keskinleştiren, çok öğretici bir deneyim oldu.
Hafızada kalıcı olan mekanlar genellikle yüksek sesli değildir. Daha çok oranı doğru kurulmuş, ışığı dengeli ve malzemesi zamanla derinleşen mekanlar kalıcı bir iz bırakır. Çünkü bu tür mekanlar ilk bakışta etkileyici olmaktan çok, zaman içinde kullanıcıyla ilişki kurar. Benim için mekansal kalıcılık; ışık, oran ve malzeme arasındaki hassas birliktelikten doğar.

Zeffirino İstanbul
İstanbul benim için yalnızca içinde çalıştığım bir şehir değil, mekansal düşünme biçimimi şekillendiren bir referans alanı. Farklı dönemlerin üst üste biriktiği bu yapı, süreklilik ile dönüşümün aynı anda var olabileceğini hatırlatıyor.
Projelerimde çoğu zaman bulunduğu bağlamla doğrudan rekabet eden değil, onunla sessiz bir ilişki kuran mekanlar üretmeyi önemsiyorum. İstanbul’un ritmi çoğu zaman açık bir referans olarak görünmese de mekansal atmosferin arka planında hissedilen bir katman olarak varlığını sürdürüyor.
Bugün mekan tasarımında trendlerin oldukça belirleyici olduğunu inkar etmek zor. Özellikle küresel ölçekte dolaşan görsel dil, sosyal medya ve hızlanan üretim kültürü birçok projede tasarım kararlarını doğrudan etkileyebiliyor. Ancak ben kendi pratiğimde trendleri bir yönlendirici olarak değil, daha çok içinde bulunduğumuz dönemin ruhunu okumaya yardımcı bir arka plan bilgisi olarak görüyorum. Çünkü trendler çoğu zaman hızlı eskir; oysa tasarım daha uzun sürelerle ilişki kuran bir disiplin olmalı.
Evet, özellikle erken fikir geliştirme aşamalarında yapay zeka aktif olarak kullandığım bir araç hâline geldi. Alternatif mekansal atmosferleri hızlıca araştırmak, farklı olasılıkları karşılaştırmak ve henüz netleşmemiş düşünceleri görünür kılmak açısından önemli bir imkan sağlıyor. Bu anlamda tasarım sürecinin araştırma ve keşif evresini hızlandıran bir katman oluşturuyor.

Ofis olarak geriye dönüp baktığımızda, daha eski yıllarda tasarım süreci daha lineer ilerleyen, düşüncenin kademeli olarak olgunlaştığı bir yapıya sahipti. Bugün ise dijital araçların etkisiyle çok daha katmanlı ve eşzamanlı ilerleyen bir üretim pratiğinden söz ediyoruz. Fikir üretme süresi belirgin biçimde kısaldı, alternatif üretme kapasitesi arttı ve farklı disiplinlerle kurulan koordinasyon çok daha akışkan hâle geldi. Ancak bu hız, beraberinde daha büyük bir seçme ve karar verme sorumluluğunu da getiriyor. Artık mesele yalnızca tasarlamak değil, aynı zamanda çok sayıda olasılık arasından doğru olanı ayırt edebilmek.
Pandemi dönemi, mekanın yalnızca fiziksel bir barınma alanı olmadığını, aynı zamanda psikolojik bir denge kurma aracı olduğunu yeniden hatırlattı. Ev artık sadece yaşanan bir yer değil; çalışılan, düşünülen, üretim yapılan ve gündelik hayatın farklı detaylarını bir araya getiren bir mekana dönüştü. Bu dönüşümle birlikte insanların mekandan beklentisinin de değiştiğini düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde daha fazla işleve cevap veren ama aynı zamanda daha sakin, daha dengeli ve daha az uyaran içeren mekanlara daha çok ihtiyaç duyacağız.
Dijitalleşme mekan deneyimini yalnızca fiziksel bir karşılaşma olmaktan çıkardı. Bugün bir mekanla kurduğumuz ilişki çoğu zaman oraya gitmeden önce başlıyor; imgeler üzerinden oluşan bir ön algı, mekanın kendisi kadar güçlü bir temsil alanı yaratıyor. Bu durum tasarımın yalnızca fiziksel gerçeklik üzerinden değil, anlatı ve temsil üzerinden de düşünülmesini gerekli kılıyor. Artık mekanın nasıl göründüğü kadar nasıl aktarıldığı ve nasıl hatırlandığı da tasarımın ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Şu anda ağırlıklı olarak konut ve ağırlama projeleri üzerinde çalışıyoruz. İstanbul’da devam eden özel konut projelerinin yanı sıra, Monaco ve Berlin’de eş zamanlı olarak ilerleyen konut projelerimiz var. Karaköy’de, Bankalar Caddesi üzerinde yer alan çok özel bir yapının içinde bir lounge ve bar alanı tasarlıyoruz. Yine Karaköy’de, Galataport yakınında yeni başladığımız bir butik otel projemiz de devam ediyor. Bunun yanında, üzerinde bir süredir çalıştığımız yeni bir tasarım markasını ve buna eşlik edecek galeri yapısını hayata geçiriyoruz. Bu projeyi mayıs ayından sonra duyurmayı planlıyoruz.