26 Aralık 2021

Tuzaklardan Uzak

RÖPORTAJ: BERİL TÜRKMEN

Moda endüstrisinin öncelikli hedefi haline gelen sürdürülebilirlik kavramı hakkında doğru ve yanlış bilinenleri sosyal fayda ve sürdürülebilirlik uzmanı Çiğdem Toparlak’tan dinliyoruz.

Moda kulvarı söz konusu olduğunda sürdürülebilirlik nedir, daha önemlisi ne değildir?

Moda yapısı gereği sürekli değişen, güncel olma ihtiyacını barındıran ve yeni yeni kavramları hayatımıza, bazen onları yeniden gündeme getirerek sokan bir oluşum. “Moda olmak” demek aslında gündemde olmak demek, böyle olduğunda moda kapsamında bahsettiğimiz sadece giydiğimiz kıyafetler değil, yaşam tarzımıza sirayet eden her şey olabiliyor. Ve bu şeyler o kadar hızlı değişiyor ki, bazen içeriğinde ne olduğunu kavramaya bile çok da zamanımız olmuyor. Sürdürülebilirlik de, artık günümüzün “moda” olan kavramlarından biri diyebiliriz. Fakat gezegendeki yolculuğumuzun daha uzun sürmesini istiyorsak, bu kavramı da dillerimize pelesenk edip sonra bırakıp gitmemeli, üzerinde biraz daha düşünmeli ve hayatımıza gerçek anlamda dahil etmeliyiz. Bu süreç kolay olacak demiyorum, ama bunu yapmazsak yok olup gideceğimiz bir gerçek. O yüzden “sürdürülebilirlik”in, moda alanı söz konusu olunca, popüler bir kavram olarak içinin boşaltılmaması gerektiğini, bu tuzağa düşmememiz gerektiğini söyleyerek “ne olmadığı” konusuna biraz açıklık getirebilirim.

çiğdem toparlak

Fotoğraf: Rahel Weiss

Günümüzde birçok marka sürdürülebilir olduğunu söylüyor. Kampanyalar bunun üzerine kuruluyor, pazarlama stratejileri bu unsuru öne çıkaracak şekilde tasarlanıyor. Bunların ne derece gerçekçi ya da samimi olduğunu düşünüyorsunuz?

Samimiyet sürdürülebilirlik mevzu bahis olunca en önemli konulardan birisi ve hatta en önemlisi diyebilirim. Artık tüketiciler markaların ürünleri kadar hikayeleri ve yolculuklarıyla da ilgileniyor, eğer gelir seviyeleri seçim yapmalarına imkan veriyorsa, hayat görüşlerine yakın markalardan alışveriş yapmayı tercih ediyorlar. Fakat emin olun, samimi duygularının kullanılmaya çalıştığını da çok kolay bir şekilde fark ediyorlar. Birçok marka, sürdürülebilirlik alanında yaptıkları çalışmaların ancak gurur duyabilecekleri taraflarını kullanıcılarıyla paylaşma eğiliminde. Bu markalarla empati yaptığınızda aslında onları anlayabiliyorsunuz, çünkü insanların da hatalarını kabul etmesi, ya da kusurlarını rahatça ortaya koyması gerçekten zordur. Fakat günümüzde artık biz yamuk yumuk ama organik olan elmaların, patateslerin peşindeyiz. Dolayısıyla artık markaların da bize kendi çabalarını oldukları gibi, eksikleri ve yanlışlarıyla beraber göstermeleri gerekiyor. Ben bu konuda umutluyum. Geçtiğimiz yıllardaki Black Friday çılgınlığına bu yıl birçok giyim markasının düşmediğini gözlemledim. Bu bile, aslında markaların müşterilerinden öğrendiğini gösteriyor bence.

Sadece organik kumaşlar kullanmak ya da koleksiyona atık kumaşlardan aksesuarlar eklemek bir markanın sürdürülebilir addedilmesi için yeterli mi? Yoksa “sürdürülebilir” sıfatını hak etmek için 360 derecelik bir yol haritası mı çizilmeli?

Resme bütüncül olarak baktığımızda evet, organik kumaşlar kullanmak ya da atık malzemelerden bir şeyler üretmek yetmiyor. Ama bu tip hareketler de – göz boyamak ya da pazarlama malzemesi olarak kullanılmak üzere yapılmıyorsa – iyi bir başlangıç noktası olabilir. Fakat sürdürülebilirlik kavramına bütünsel bir şekilde yaklaşmamız gerektiğini aklımızdan hiçbir zaman çıkarmamalıyız. Sürdürülebilirlik dediğimizde aslında üç aşamalı bir süreçten bahsediyoruz: Azalt, tekrar kullan, geri dönüştür. Dolayısıyla bunun gerçekleşebilmesi için önce satışların azalması, ikinci el/yeniden amaçlandırılarak kullanımların artırılması ve son olarak da kullanılan materyallerin geri dönüştürülebilmesi gerekiyor. Bu durum da aslında moda sektörünün – ve aslında üretim yapan tüm sektörlerin – ekonomi modellerini yeniden düşünmelerini, bir paradigma değişimini gerekli kılıyor. Yani aslında bahsettiğimiz kökten bir değişim.

Günümüzde bir markanın “tam anlamıyla” sürdürülebilir olması maalesef ki oldukça zor ve masraflı bir süreç gerektiriyor. Maddi olarak buna erişme imkanı olmayan oluşumların ilk adımlarını nasıl atmaları gerektiğini düşünüyorsunuz?

Zero Waste Chef kitabının yazarı Anne-Marie Bonneau’nun atıksız yaşamla ilgili çok sevdiğim bir söz var “Atıksız hayatı mükemmel şekilde kotaran bir avuç insana değil, kusurlu şekilde eyleme geçen milyonlarca insana ihtiyaç var. İlerlemeyi hedefle, mükemmelliği değil.” Bence sürdürülebilirlik konusunda da yaklaşımımız biraz böyle olmalı. Markalar, öncelikli olarak en çok nerede karbon ayak izi yaratıyorlar, hedef kitlelerinin beklentileri neler, kendilerinin varmak istedikleri nokta ne; bunlar üzerine düşünmeli ve ilk olarak erişilmesi kolay hedeflerle yola çıkmalılar. Tedarik sürecini temiz bir hale getirmek oldukça meşakkatli bir süreç, fakat markaların bu konuda ısrarcı olması ve talepte bulunması sektörü dönüştürecek ivmeyi de kazandıracak. Günümüzde birçok marka online satış kanallarını tercih ediyor. Doğaya saygılı üretim yapan birçok küçük marka, online satışın doğal bir sonucu olan kargo süreçleri ve bunun getirdiği atık sorunuyla çok kısa sürede tanıştı. Şimdi #kargoposetisavaslari ile bu konuda bir talep ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar ve oldukça da başarılılar. Bu ve bunun gibi adımlar bence irili ufaklı markaların en büyük silahları olacak. Ve elbette, her zaman açık iletişim: Hikayelerini anlatmalı ve içinden geçtikleri süreçleri kullanıcılarıyla paylaşmalı, onları hikayeye dahil etmeli ve bu hikayenin kendisinin asıl katma değer olduğunu açık bir şekilde belirtmeliler.

çiğdem toparlak

Fotoğraf: Rahel Weiss

Birey olarak nereden başlamalıyız?

Bence ilk olarak, moda özelinde, gardıroplarımıza bakarak işe başlamalıyız. Her şey aslında ihtiyacımız olmayan şeyleri almamakla başlıyor. Belki elimizdeki malzemelere farklı bir gözle bakmak ve ufak aksesuarlarla farklılıklar yaratmak alımlarımızı azaltabilir. Kapsül gardırop akımı bu aşamada gerçekten hayat kurtarıcı olabiliyor. Üstelik bu, hayatımızda gardırop karşısında geçirdiğimiz süreyi de azaltan bir durum. İkinci adım ikinci el piyasası ile aramızdaki mesafeyi kırmak olabilir. Vintage akımı bu konuda yardımcımız olabilir. Sonrasında ise aldığımız materyallerin içeriğine, modeline ve kesimlerine bakmak gerek. Hızlı moda akımının en büyük handikaplarından birisi çok sayıda, düşük kalitede ürün üretilmesi. Birçok hızlı moda giyim ürününde çoğu zaman doğal bir üretim materyali dahi bulunmuyor. Bu da aslında ürünün kalitesini azaltan bir durum. Dolayısıyla kaliteli materyalden üretilmiş, iyi bir kalıba-tasarıma sahip ürünler  uzun süre sizinle beraber yaşamaya devam edecektir. Yani aslında ananenizden kalan Chanel ceket, sadece vintage olduğu için değerli değil, aynı zaman sürdürülebilir bir giyim materyali. 

Sürdürülebilirlik konusunda yanlış bilgilerden kaçınmak için takip edilmesini tavsiye edeceğiniz kaynaklar var mı?

Artık bu konuda kaynaklara ulaşmak gerçekten çok kolay. Ama elbette dezenformasyon durumu da söz konusu. Pazarlama kokan her bilgiden kaçmak ve bilimsel verileri kaynak gösteren kurumların içeriklerine kulak kabartmak gerekiyor. Uluslararası Ethical Fashion Initiative ya da Global Organic Textile Standard, BCorp gibi çeşitli sertifika sistemleri var. Bu sertifikaları sağlayan markalar etik ve sürdürülebilir üretim yapan markalar oluyor. Fakat genel olarak bu işe baş koymuş global markalar ve onların yaptıkları işbirlikleri; modada sürdürülebilirlik dediğimizde nereye bakacağımız konusunda bizi eğitiyor.

çiğdem toparlak

Fotoğraf: Rahel Weiss

Dünyada bu alandaki adımlarının izlenmesi gerektiğini düşündüğünüz markalar/oluşumlar var mı?

Birçok marka var aslında Türkiye’den de dünyadan da. Örneğin İsviçreli bir çanta markası olan Freitag yola çok eskiden çıkmış ve halen vizyoner adımlarla yol alan bir marka. Tır brandalarından, lastiklerinden ve emniyet kemerlerinden çantalarını üreten Freitag; geçtiğimiz yıllarda seyahate çıkacak bireylere çantalarını ödünç verdiği bir pazarlama kampanyası düzenlemişti. Bence bu oldukça yaratıcı ve yeniden kullanımı teşvik edici bir hareket. Yine bir outdoor markası olan REI, bir kooperatif olarak kurulması ve kullanıcılarını markanın birer partneri haline getirmesiyle farklı bir model yaratıyor. REI üyeleri kullandıkları ürünleri REI’nin sistemi üzerinden ikinci el olarak satışa çıkarabiliyorlar. Kuzeyli ASKET (Kuzeyli ülkelerden bu tip markalar çok çıkıyor) az sayıda, basic ürün üretiyor. Yeni modeller üretmek yerine bu temel parçaların iyileştirilmiş sürümlerini, geliştirdikçe piyasaya sürüyorlar. Böylece siz bir adet kazak alıyorsunuz ama o kazağın gerçekten en iyi materyalden üretilen en iyi tasarıma sahip ürün olduğunu biliyorsunuz. Everlane ise sürdürülebilirliği geniş kitlelerle buluşturan bir marka. Tüm üretim süreçlerini şeffaf bir şekilde kullanıcılarıyla paylaşan Everlane, kullanılan materyalden üretim aşamalarına kadar her adımın maliyetini açıkça ortaya koyuyor. Böylece aldığınız ürünün maliyetini şeffaf bir şekilde değerlendirerek tercihinizi yapabiliyorsunuz. Türkiye’den ise Bego Jeans, Joon, Mana, Reflect Studio kullandıkları malzemelerde etik materyalleri kullanan ve üretim süreçlerinde adil şartları sağlayan, gelecekte daha da iyi yerlere geleceğine inandığım markalar. Üstelik hepsi birer sosyal girişim. Gelecek dönemin artık sosyal girişimlerin isimlerini daha çok duyduğumuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlayacağımız bir dönem olacağını umuyorum.

ETİKETLER: ÇİĞDEM TOPARLAK , SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK , SOSYAL ETKİ , #VOGUEGOESGREEN