Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Yeniden başlama anlatıları, sinemada çoğu zaman romantik ya da dramatik bir çerçeveyle sunulur. Oysa değişimin sessiz gücünü beyazperdeye dürüstçe yansıtan bazı filmler de var.
İnsanlar yeni bir şehre taşınır, uzun bir yolculuğa çıkar ya da radikal kararlar alır... Baştan başlamanın yolu sadece bunlardan geçmiyor elbette. Genellikle daha basit, daha gündelik bir şey tetikler hikayeyi: Bir rutinin sıkması, herhangi bir ilişkinin bittiğini sonunda kabul etmek, işine artık aynı gözle bakamamak, bir sabah uyanıp kendini kendine yabancı hissetmek... Ve değişim, dramatik bir sahne beklemez.
Sinemada yeniden başlama hikayeleri genellikle romantik katmanlarla sarmalanır. Ama bazı filmler, bu süreci olduğundan daha gösterişli göstermeyi reddeder. Yenilenmenin dağınıklığını, zorluğunu, kararsızlığını ve bazen hiçbir şey yapmamanın da bir başlangıç olabileceğini anlatır. İşte bu liste tam olarak onların alanı.

Fotoğraf: Alamy
Aşkın 500 Günü’nde Tom’un (Joseph Gordon-Levitt) hikayesi, romantik beklentileri geride bırakma süreciyle başlar. Film, bir ilişkinin bitişinin kişisel bir başlangıca dönüşebileceğini yalın bir dille anlatır. Ve Tom’un Summer’la (Zooey Deschanel) yaşadığı ilişkiyi hafıza üzerinden yeniden yapılandırmasıyla ilerler. Zaman sıçramalarıyla, Tom’un karşı tarafın sinyallerini nasıl görmezden geldiği ve olayların gerçek yüzü adım adım açığa çıkar.
Film, bir ayrılığı romantik bir kırılma olarak görmez; tam tersine bireyin kendi bakışını güncelleme fırsatı olduğunu sade ve dürüst bir yaklaşımla vurgular.

Fotoğraf: Alamy
Tereyağın kokusu burnunuza geldiyse, bu yeniden başlama hikayesinin ne kadar leziz olacağı ortada. Julie & Julia, Amy Adams’ın canlandırdığı Julie’nin yaşadığı şehirde sıkışmış iş hayatına rağmen Julia Child’ın yemek kitabındaki tüm tarifleri yapmayı hedeflediği bir blog açmasıyla başlıyor. Film aynı zamanda Julia Child rolündeki Meryl Streep’in performansıyla, Child’ın Paris’teki ilk adımlarını da paralel şekilde anlatıyor. Julie’nin yeniden başlangıcı büyük bir kararın ürünü değil, her tarifle hayata tutunduğu küçük ama sürekli bir çabanın sonucu; Streep’in karakteri ise yeni bir hayata tutkuyla adım atmanın yaşa, zamana ya da koşullara bağlı olmadığını hatırlatıyor.

Fotoğraf: Alamy
Gretta (Keira Knightley) ve hayatı altüst olmuş yapımcı Dan (Mark Ruffalo), New York sokaklarında birlikte bir albüm kaydederken hikayeleri birbirine dokunuyor. Hailee Steinfeld’in varlığı ise karakterlerin dünyasına keyifli bir sıcaklık katıyor. Gretta’nın dönüşümü bir ayrılıkla başlasa da film, üretimi ve yaratıcılığı iyileştirici bir güç olarak ön plana çıkarıyor. Ruffalo’nun karakteri de bu süreçte kendi ritmini yeniden keşfediyor ve yeniden başlamak için çoğu zaman küçük adımların ne kadar etkili olabileceğini hatırlatıyor.

Fotoğraf: Alamy
Kızgın Güneş, Diane Lane’in canlandırdığı Frances’in boşanmasının ardından kalbi kırık halde, hızlı bir kararla Toskana’da eski bir villa satın alıp burada yeni bir hayat kurma çabasını anlatıyor; Sandra Oh’un varlığıyla karakterin yolculuğu daha da derinleşiyor. Film, yeniden başlamayı bir kurtuluş olarak değil kendine yeni bir alan açmak, sessizce toparlanmak ve zamana yayılmış bir iyileşme süreci olarak gösteriyor. Frances’in adımları, hayatın onda oluşturduğu kırıkları yeniden bir araya getirmenin, güçlü bir dönüştürücü başlangıç olabileceğini hatırlatıyor. Farklı bir ülkeye taşınmaya gerek olmadan da yapılabilecek etkili adımlar.
Film, Isabelle Huppert’in canlandırdığı felsefe öğretmeni Nathalie’nin hem evliliğinin hem de kariyerinin sarsıldığı bir dönemde hayatını yeniden düzenlemek zorunda kalmasını konu ediyor. Hansen-Løve’un yönettiği film, minimal ve sakin bir ritimle, dramatik yapaylıktan uzak bir anlatıma sahip. Huppert’in performansı, karakterin iç dünyasındaki sessiz çatışmaları ve karar anlarını tüm hassasiyetiyle ortaya koyuyor. Nathalie’nin yolculuğu dramatik patlamalardan uzak, olgun ve gerçekçi; yeniden başlamak bazen sadece durumu kabullenmek değilse nedir zaten?

Fotoğraf: Alamy
Juliette Binoche’un canlandırdığı Vianne, kızıyla birlikte geleneklerine sıkı sıkıya bağlı küçük bir Fransız kasabasına taşınıp bir çikolatacı açtığında ( Johnny Depp ve Judi Dench’in şahane eşlikleriyle) kasabanın sessiz ve durağan ritmine taze bir rüzgar gibi dokunur, hayatlarına yeni bir enerji taşır. Film yeniden başlamayı büyük kararlarla değil insanın kendine ait ritmi cesurca koruduğu o küçük ama ısrarlı adımlarla anlatır. Vianne’in yaptığı şey aslında kaçmak değil; kendi özgür ruhuyla çatışmayacak bir yere tutunmaya çalışmak. Onun varlığı, kasabanın alışkanlıklarını sarsarken kimseyi zorlamaz; sadece kendi olma hâlinin ısrarını taşır. Çikolata, yeniden başlamanın bazen olmak istemediğin kişiyi geride bırakmakla ilgili olduğunu da gösteriyor.

Fotoğraf: Alamy
Umut Işığım, Bradley Cooper’ın canlandırdığı Pat karakterinin ruhsal bir çöküşün ardından evine dönüp hayatını yeniden kurmaya çalıştığı sırada Tiffany (Jennifer Lawrence) ile yollarının kesişmesini anlatıyor. Ama ne kesişme! Robert De Niro’nun varlığı ise aile bağlarını ve beklentileri güçlü bir şekilde vurguluyor. Umut Işığım’da yeniden başlamak inişli çıkışlı, bazen komik bazen yorucu bir yolculuk. Cooper ve Lawrence’ın enerjisi, iyileşmenin doğrusal olmadığını, bazen bir adım ileri, bazen iki adım geri atmanın doğal olduğunu hatırlatıyor. Tam da günlük hayat için ihtiyaç duyulan bir hatırlatma.

Fotoğraf: Alamy
Sen Şarkılarını Söyle, 1960’ların folk sahnesinde tutunmaya çalışan Oscar Isaac’in canlandırdığı Llewyn’in birkaç günlük mücadelesini bizimle paylaşıyor; Carey Mulligan ve Justin Timberlake’in karakterleri de onun dünyasına dokunanlardan. Llewyn’in hayatla mücadelesi döngüsel, yorucu ve çoğu zaman umutsuz görünse de film, değişimin her zaman dışarıdan fark edilmeyebileceğini, bir şeyler akarken de değişimin tadına varılabileceğini hatırlatıyor. Isaac’in performansı, karakterin içsel kırılmalarını hassas bir çizgiye taşıyor. Filmdeki yeniden başlama kısmı için; sessiz bir farkındalık anından geçtiğini söylemek mümkün.

Fotoğraf: Getty Images
Dünyanın En Kötü İnsanı, Renate Reinsve’nin canlandırdığı, 20’lerinin sonundaki Julie’nin ilişkiler, kariyer arayışları ve kimlik krizleri üzerinden hayatının yönünü bulma çabasını masaya yatırıyor; Anders Danielsen Lie’in performansı ise karakterin dünyasına kıymetli bir derinlik katıyor. Julie’nin hikayesi tek bir başlangıçla sınırlı değil; film, birçok deneme, yanlış gidiş-dönüş ve yeniden denemeyi içeren, yetişkinliğin sürekli değiştiğini kabul eden bir yolculuk. Reinsve’nin performansı, bu karmaşık süreçteki dağınıklığı olağanlaştırarak karakterin gerçekliğini ve insani halini ortaya koyduğu için seyirciyi etkiliyor.


