Haftalık E-Bülten
Moda dünyasında neler oluyor? Yeni fikirler, öne çıkan koleksiyonlar, en vogue trendler, ünlülerden güzelllik sırları ve en popüler partilerden haberdar olmak için haftalık e-bültenimize kaydolun.


Savaş Üstüne Savaş filmiyle bir kez daha zirveyi zorlayan Leonardo DiCaprio, kariyerinde iki ilkesinden taviz vermedi: Kişisel mesafesini korudu ve canlandırdığı her karaktere derinlik kattı.
Bu yıl Cannes Film Festivali’nde, Robert De Niro’ya Onursal Altın Palmiye Ödülü’nü takdim eden Leonardo DiCaprio’nun yaptığı konuşma hem kariyerinin hem karakterinin özeti gibiydi. 1993’te vizyona giren ve De Niro ile birlikte rol aldığı Bu Çocuğun Hayatı filmine nasıl dahil olduğunu, “Rekabet had safhadaydı. Hiçbirimiz rolü kimin alacağını bilmiyorduk” diye anlatmaya başladı. “15 ya da 16 yaşındaydım ve fark edilmek için aklıma gelen tek şeyi yaptım: Ona var gücümle bağırdım. Herkes kahkahaya boğuldu. Günün ilerleyen saatlerinde, anlatıldığına göre, Bob uçağa binerken yapımcı ‘Rolü kimin oynamasını istiyorsun?’ diye sormuş. O da klasik tavrıyla şöyle demiş: ‘Sondan ikinci çocuk.’ Şanslıyım ki sondan ikinci çocuk bendim. Ve o an hayatımı sonsuza dek değiştirdi; kariyerimin başlangıcı oldu.”
Bir de şöyle bir hikayesi var: DiCaprio’nun annesi Irmelin, Floransa’daki Uffizi Müzesi’nde bir Leonardo da Vinci tablosuna bakarken karnında ilk tekmeyi hissedince, ona Leonardo adını koymaya karar vermiş. Kendi adını annesinin karnındayken attığı tekmeyle belirleyen birinin, sinema kariyerine de “var gücüyle bağırarak” adım atması ne istediğini bilen, sezgileriyle hareket eden, güçlü bir karakterin göstergesi değil mi sizce de?
Yetenekli aktör bugünlerde Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği ve kimi eleştirmenlerce “2025’in en iyisi” diye nitelendirilen Savaş Üstüne Savaş filminde canlandırdığı eski devrimci Bob rolüyle şöhretine şöhret katmakla meşgul. Gerçi neredeyse çocuk yaşlarında başladığı sinema kariyerinde yakışıklı simasının avantajlarından yararlanarak şöhrete ulaşmayı değil, oyunculuğuyla başarı çıtasını yükseltmeyi hedefledi. “Hangi türde filmlerle yol almak istediğimi bilmiyordum. Farklı olanın peşindeyim. Her rolü sindirerek, zaman tanıyarak yaşamak istiyordum” demesi de bu yüzden.

Fotoğraf: Alamy
11 Kasım 1974’te Los Angeles’ta dünyaya gelen DiCaprio’nun kökleri geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Baba tarafından İtalyan, anne tarafından Alman ve Rus damarları taşıyor soyağacında. Annesi Irmelin Indenbirken bir hukuk sekreteri; babası George DiCaprio ise Amerikan yeraltı çizgi roman dünyasının yaratıcı ve dağıtımcı figürlerinden biri. Üniversite yıllarında tanışan çift, mezuniyet sonrası Los Angeles’a taşındı; ancak Leonardo henüz bir yaşındayken George başka bir kadına aşık olunca boşandılar. Yine de oğullarını birlikte büyütmek için yakın evlerde yaşamaya devam ettiler. DiCaprio’nun deyişiyle “kelimenin tam anlamıyla bohem” ebeveynleri, dünyada en çok güvendiği insanlar oldu hayatı boyunca.
Okulu hiçbir zaman sevmese de yine kendi anlatımına göre iki yaşında bir festivalde sahnede dans ettiğinde seyirciden aldığı alkış içindeki oyuncuyu uyandırdı. Ergenlik dönemindeki hayal kırıklıklarına karşın içinde uyanan oyuncu, anne-babasının da desteğiyle yol almayı sürdürdü. 1990’larda televizyon dizilerinde görünmeye başladı. Daha önce de bahsettiğimiz üzere 1992’de Robert De Niro tarafından 400 çocuk arasından Bu Çocuğun Hayatı filmi için seçildiğinde kapılar nihayet aralandı; hatta gerçek oyunculuk metotlarıyla ilk kez tanıştı. 1993’te Gilbert’in Hayalleri filminde Johnny Depp’in engelli kardeşi Arnie’yi canlandırmadan önce zihinsel engelli bireylerle zaman geçirdi, gözlem yaparak karakteri içselleştirdi. Arnie rolü DiCaprio’ya henüz 19 yaşındayken National Board of Review Ödülü’nü getirdi; ayrıca En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre ve Akademi Ödülü’ne aday gösterildi. Oscar tarihinde bu kategoride aday gösterilen en genç yedinci oyuncu oldu. Bu başarıları heybesine atarken şöhretin şımarıklığına kapılmaktansa aklını kullanmayı tercih edeceğinin sinyallerini verdi. Zira Arnie karakterinde edindiği deneyimi ilerleyen yıllarda sık sık tekrarlayacak, büründüğü karakterin psikolojik motivasyonunu kavramayı önemseyecekti.

Fotoğraf: Alamy
Örneğin Göklerin Hakimi’nde obsesif-kompülsif bozukluğu olan bireylerle çalıştı. Zindan Adası ve Başlangıç gibi filmlerde karakterin içsel karmaşasını yorumlamaya kafa yordu. Diriliş’te -25°C’de çekim yaptı, çiğ karaciğer yedi, buzlu nehirde yüzdü.
Birkaç yılı ortalama gişe başarıları elde eden filmlerle geçirdikten sonra 1996’da Baz Luhrmann’ın modern Shakespeare uyarlaması Romeo + Juliet’de yeni nesil Romeo performansıylaeleştirmenlerin ve kadınların kalbini çaldı. Yetmedi, bir de 1997 Berlin Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu dalında Gümüş Ayı ödülünü kazandı. Ancak çaldığı kalplerden açılan yol onu sinema tarihine damgasını vuran Titanik’in tahta salına attığında, bambaşka bir döneme yelken açtı. Saldan inip tahta çıktı desek yeridir: Film o kadar sevildi ki, mağrur ve cesur âşık Jack Dawson rolüyle ilahlaştırıldı; hatta bu duruma “Leo-mania” adı takıldı. Titanik, En İyi Film dahil 11 Oscar kucaklamasına karşın DiCaprio’nun aday gösterilmemesi, 200’den fazla hayranının Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’ne (AMPAS) protesto mektubu göndermesiyle sonuçlandı.
Titanik’in çekimlerinde DiCaprio 21, film vizyona girdiğinde 23 yaşındaydı. Gençliğinin baharındayken böylesi kuvvetli bir fırtınaya maruz kalmak bir başkasının kariyerini karaya vurmuş gemi enkazına da çevirebilirdi ama DiCaprio dalganın üzerine binmeyi becerdi. “Titanik’i bir nimet gibi kullandım; farklı türde filmler yapmak için, oyunculukta biraz risk almak için. Artık insanlar bu filmleri finanse etmek istiyordu. Titanik’ten önce böyle bir imkânım hiç olmamıştı” diye betimledi o süreci.
Yine de başlangıçta düşündüğü kadar kolay geçmedi sonraki birkaç yıl. Gençlik idolü ve romantik jön imajından uzaklaşmak için daha karanlık ve sorunlu tipleri canlandırdığı Kumsal (2000) gibi filmler, beklediği karşılığı bulmadı. Nihayet 2002’de Steven Spielberg’ün yönettiği, 1960’larda çek dolandırıcılığıyla milyonlar kazanan Frank Abagnale Jr. biyografisi Sıkıysa Yakala’daki başrolü “keyifle ikna edici, aldatıcı, flörtöz ve zaman zaman trajik” sözleriyle eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Ve aktör, üçüncü kez Altın Küre’ye aday gösterildi.
Aynı yıl başka bir açıdan da kilometre taşı oldu DiCaprio için: Robert De Niro’nun “Çok iyi bir oyuncu, bir gün mutlaka onunla çalışmalısın” önerisine kulak veren efsanevi yönetmen Martin Scorsese, New York Çeteleri’nde DiCaprio’yu oynattı. Başarılı oyuncunun “sinema sanatının inceliklerini” öğrendiği Scorsese ile kurduğu bu “harika ortaklık” — Scorsese de onu “korkusuz bir oyuncu” diye tanımlıyor — New York Çeteleri’nin dışında beş şahane uzun metrajlı film getirdi: Göklerin Hakimi (2004), Köstebek (2006), Zindan Adası (2010), Para Avcısı (2013), Dolunay Katilleri (2023). 2013’te National Board of Review tarafından “Kariyer Ortaklığı” ödülüne layık görülüp en ikonik yönetmen–oyuncu ikililerinden biri olarak Hollywood tarihine geçtiler.
DiCaprio’nun 2000’ler boyunca kariyerini parlatan diğer filmler arasında Ridley Scott’ın yönettiği, Ortadoğu’da geçen casusluk hikâyesi Yalanlar Üstüne (2008); Titanik’ten sonra Kate Winslet ile yeniden bir araya geldiği Sam Mendes imzalı Hayallerin Peşinde (2008) ve Christopher Nolan’ın rüya içinde rüya kurgusuyla sinema tarihine geçen bilimkurgu-gerilim filmi Başlangıç (2010) öne çıktı.
Burada durup, DiCaprio’nun çocukluk yıllarına uzanan çevre duyarlılığına dair bir pencere açmak gerekiyor: 1998’de, Titanik’in ardından dönemin ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ile Beyaz Saray’da küresel ısınma üzerine bir görüşme yapan, aynı yıl Leonardo DiCaprio Foundation’ı kurarak çevre koruma projelerine destek vermeye başlayan aktör, 2007’de 11. Saat adlı belgeseli ortak yapımcı ve anlatıcı olarak hazırladı. 2014’te Birleşmiş Milletler tarafından “İklim Değişikliği Özel Elçisi” ilan edildi. 2016’da ise Tufandan Önce belgeselini yaparak dünya liderleriyle iklim krizini tartıştı.

Fotoğraf: Alamy
Uzun süren çevre odaklı çalışmaların ardından 2015’te Alejandro G. Iñárritu’nun yönettiği Diriliş ile sinemaya güçlü bir dönüş yaptı. Doğayla baş başa kalan ve hayatta kalma mücadelesi veren Hugh Glass rolüyle ilk kez En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı. Bu ödül hem oyunculuk kariyerinin zirvesi hem de çevreyle kurduğu derin ilişkinin sinemasal bir yansımasıydı. Ancak 2015’teki zirvenin ardından kariyerinde bilinçli bir yavaşlama sürecine girdi DiCaprio. Bu dönemde çevre aktivizmine daha fazla zaman ayırdı; vakfı aracılığıyla iklim krizi, biyoçeşitlilik ve sürdürülebilirlik üzerine projelere odaklandı. Röportaj vermeyi sevmeyen, kişisel hayatına dair detayları paylaşmaktan hoşlanmayan, gizemli ve mesafeli duruşunu daima koruyan Leonardo DiCaprio, oyunculuktaki seçici tavrını bir röportajda şöyle ifade etti: “Artık biraz yavaşlıyorum. Ödüller gelip geçebilir. Övgüler, gişe başarıları gelip geçebilir ama hâlâ konuştuğun, düşündüğün, sorguladığın o sanat eserleri — işte biz onları yaratmaya çalışıyoruz.” 2021’de Yukarı Bakma ve 2023’te Dolunay Katilleri’nden sonra bu yıl Paul Thomas Anderson ile imza attığı Savaş Üstüne Savaş filmi, onun “sanat için sanat” yaklaşımının yeni yansımalarından biri gibi.

